"İzmir suikastı sonuca ulaşsa... veya Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na girmiş olsa..." bugün nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk acaba?
Bu kışkırtıcı sorular içinde yanıtını en çok merak ettiklerimden biri de şudur:
"Ya 12 Mart değil, 9 Mart kazansaydı?"
O 3 günlük fark, hayatımızın seyrini değiştirir miydi?
Muhsin Batur'un ölüm haberini alınca bu soru geçti aklımdan... "9 Mart" kazansa, belki bugün onu "30 yıldır iktidarda olan bir devlet başkanı" olarak uğurluyor olacaktık.
Muhsin Batur, siyasete meraklı bir generaldi.
Ülkenin en kritik aşamalarında hep ön saftaydı.
27 Mayıs 1960 günü, henüz bir kurmay albay iken Kütahya'da Başbakan'ı nasıl tutukladığını kendi ağzından dinlemiştim. Menderes'i önce saygıyla selamlamış ve "Silahlı Kuvvetler memleket idaresini ele aldı. Benim vazifem sizi Eskişehir'e götürmektir" demişti. Sonra da uçağa bindirdiği "yorgun ve sararmış vaziyetteki Başvekil"e sigara tutmuş ve Ankara'ya teslim etmişti.
10 yıl sonra, 1970'de, Batur yeniden sahnedeydi.
Demirel hükümetinden umudu kesen ihtilalci subaylar, Hava Kuvvetleri Komutanı olan Org. Batur'un karargahında ihtilal hazırlığına başlamışlar, bir "devrim anayasası" hazırlamışlar ve "devrim"den sonra ülkeyi yönetecek kadroyu da anayasa taslağına iliştirmişlerdi. Listenin başında şu iki isim vardı:
"Devlet Reisi: Selim Bey, Başbakan: Yavuz Bey"
Deşifre olmasınlar diye kod adları verilen bu iki isim, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Gürler ile Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur'du.
Ordu içinde gençlerin temsilcisi olarak tanınan Batur, ülke yönetimine ilişkin eleştirilerini Milli Güvenlik Kurulu'nda Başbakan'a da söylemişti. Ama o Demirel, bugünkü Demirel değildi. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyaset yerine yurt savunmasıyla uğraşması gerektiğini düşünüyor ve "Memleket batıyor, gelip kurtaralım" diyen Halaskar Zabitan geleneğinden yakınıyordu.
Sonraları Demirel, o gelenekten gelenlerle pek içli dışlı olduysa da Muhsin Batur, (Turgut Sunalp'ten ya da İrfan Tansel'den farklı olarak) hiç olmazsa yaptıklarıyla övünmemeyi ve hatalarının altını çizmeyi tercih etti. 12 Mart belgeseli için Bülent Çaplı ile birlikte röportaja gittiğimizde, yorgun ve dingin bir ses tonuyla şunları söylemişti:
"Hiç tanımadığımız milletvekilleri gelip liderlerini şikayet ediyorlar, `Ne duruyorsunuz' diyorlardı. Şaşırıyorduk. Kafamızda öyle bir intiba uyandı ki `Türkiye'de ne yapılması gerektiği belli, ama partiler arası çekişme yüzünden yapılamıyor. Partiler üstü bir hükümet kurulursa Meclis de teknik bir organ olarak bu yasaları hazırlar. Türkiye düzlüğe çıkar' havasına kapıldık biz."
Batur için hazırlanan anayasa taslağına göre ihtilalden sonra iktidarı Devrim Konseyi devralacak, tüm partiler kapatılacak, ülkeyi Devrim Partisi yönetecekti. Devrimi halka indirmek için bir devrim örgütü, devrime karşı çıkanları yargılamak için de devrim mahkemeleri kurulacaktı.
Batur, bu taslağa itiraz ettiğini gösteren bir belgeyi "Anılar ve Görüşler" (Milliyet Y. İst. 1985. s.223) kitabında yayınladı ama yine de ömrü boyunca hep o hareketin lideri olarak anıldı.
Her şey yolunda gitseydi Gürler-Batur ikilisi 9 Mart 1971 günü "düğmeye basarak" ülke yönetimine el koyacaklar, sonra da ülkeyi, kimbilir kaç yıl devrim anayasasındaki bu ilkelerle yöneteceklerdi.
9 Mart sabahı, bugün yakından tanıdığımız nice ismin de aralarında bulunduğu on binlerce devrimci genç, "Selim Bey ile Yavuz Bey"in düğmeye basmasını heyecanla beklemişlerdi.
O gün "Selim Bey" son anda yan çizince "devrim" yattı.
3 gün sonra "karşı devrim" hepsini içeri attı.