


Vay şımarık sosyete çocukları
Deprem felâketi turnosol kağıdı gibi kimin ne olduğunu da gösterdi. Kağıt üzerinde bütün plân ve programları olan devletin beceriksizlik nedeniyle nasıl acz içine düştüğünü, bürokrasinin nasıl paramparça olduğunu, sözde resmi yardım kurumlarının nasıl fosilleştiğini anladık.
Kimlerin yüreğinin insan sevgisiyle dolu olduğunu, kimlerin fırsattan yararlanıp köşe dönmeye çalıştığı da gözlerimizin önüne serildi.
Hiç umulmadık insanların deprem felâketine uğrayanlara nasıl sıcak bir sevgiyle koştuğunu hayretle farkettik.
Depremin 65 milyonluk bir ülkeyi bir anda güçlü bir sevgi bağıyla sarmaladığını da sevinçle gördük.
"Baba parasıyla" gönül eğlendirdiğine inandığımız "şımarık sosyete çocukları" diye küçümsediğimiz, "uzun saçlı, küpeli, ne olduğu belirsiz" diye iğnelediğimiz gençlerin enkaz altına dalmalarını, deprem bölgelerinde kamplar kurup yardıma koşmalarını, varlarını yoklarını felâkete uğrayanlara harcamalarını görünce hem şaşırdık hem sevindik.
Örneğin hafta içinde Türk Yunan sanatçıların ortak konseri için düzenlenen yemeğe katılmıştım. Orada pırıl pırıl gençler tanıdım. Genç İşadamları Derneği üyesiymişler. Yaşları 25'i geçmiyordu.
Deprem bölgesinde yaptıklarını anlattılar. Topladıkları yardımlardan, hergün deprem bölgesine gitmelerinden, oralardaki çadırlarda kalıp eksikleri saptamalarından söz ettiler. Hayranlıkla dinledim.
Gençlerden sadece birini söylemek istiyorum. Selin Boronkay. Gece boyunca diğer arkadaşlarıyla yaptıklarını ve yapacaklarını heyecanla, gözlerinden hüzünlü ışıklar parlayarak sıraladı. Bunları anlatırken "Aman biz bunları duyulsun diye anlatmıyoruz, sakın yazmayın, bu bir gazeteci sohbeti değil" diye de uyarmayı unutmadılar.
Ben de yazmayacaktım. Ama önceki gün bir gazetede Selin Boronkay'ın fotoğraflarını gördüm. Deprem yarndımı için davet ettikleri Yunanlı sanatçıları ağırlarken tesadüfen çekilmiş fotoğraflarının altına yazılanları okudum.
Çok üzüldüm. Kimseye söylemeden, gecelerini gündüzlerine katarak fedakârca koşan bu gençleri kırmaya, karalamaya, yıpratmaya, heyecanlarını yoketmeye hakkımız olmadığını bilmeliyiz.
Nebil Özgentürk
İki haftada bir, üstelik gece yarılarından sonra izleyince insan farkına varmıyor, meğer ne büyük iş yapmış Nebil Özgentürk. Herbiri kendi alanlarının yüzakı, aynı zamanda tüm ülkenin yüzakı 38 insanı bize tekrar tanıtmış. Üstelik yudum yudum, tadına vardıra vardıra.
"Bir Yudum İnsan" sıradan bir tv programı değil. "Haydi biyografik belgesel yapalım" diye düşünüp 15-20 ünlü isim belirledikten sonra birini görevlendirmekle bitmiyor iş. Yaptığı işi seven, özen gösteren, hisseden insanların yapabileceği bir program "Bir Yudum İnsan"
Ve Nebil Özgentürk, duygularını, düşüncelerini dahası kendini katarak yapıyor bu belgeseli.
ATV'de yayınlanan "Bir Yudum İnsan" belgeselleri şimdi CD video haline getirilerek tam anlamıyla ölümsüzleştirildi. Düşünün; bundan 30 yıl 40 yıl sonra torunlarınıza örneğin "Bir Can Yücel vardı bizim zamanımızda" diyeceksiniz, şiirlerini okuyacak, mücadelesinden söz edeceksiniz. Torunlarınız "Nasıl biriydi?" diye soracaklar. CD videonuzu çıkaracaksınız, Can Yücel'i sesiyle, görüntüsüyle, düşünceleriyle, şiirleriyle tanıtacaksınız.
Teşekkürler Nebil Özgentürk.
Bir dokunduk
Boğaz Köprüleri ve çevre yollarında hizmete giren Otomatik Geçiş Sistemi'nin özenderilmesini öneren bir yazı yazdım ya, ne kadar çok dertli varmış anlatamam.
Bu millet zekâsız değil ki, iyi bir hizmeti anlamasın ve geri tepsin. Ama hizmeti sunan akıl ve mantık çizgisinin altında kalırsa vatandaş ne yapsın.
Okurlardan biri telefonda adeta haykırıyor "Otomatik geçiş için hiç Ziraat Bankası'na gittin mi?"
Açıkçası gitmedim, bizim Bülent Bey halletti geldi. Yüzü biraz ekşimişti, halinden eziyet çektiği anlaşılıyordu da, belli ki "angarya yükledin" demememek için sesini çıkarmamış.
Ziraat Bankası'na gidenler anlatıyor; para yatırmak dert, cihazı almak ayrı dert, biten kartların hesabına para yatırmak ayrı dert.
Sanki koca banka bu sistemi öldürmek için elinden geleni yapıyor.
Oysa bu sistemi işletmek ve cazip hale getirmek çok kolay. Bir kere geçiş cihazı dediğiniz aslında parası önceden ödenmiş bilet. O halde o kadar bürokrasiye ne gerek var. İsim adres bile sormadan, parasını ödeyene verin bir cihaz. Bu cihazın hangi araçta kullanılacağı önemli mi? İstersem cebimde gezdiririm, bindiğim aracın geçiş parasını öderim, kime ne?
Ama bizde birine yetki verdin mi, hemen zorluk çıkarır ki, önemli olduğu anlaşılsın.
Özetle, OGS'nin özendirilmesi gerek, bunun için de tüm zorluklar kaldırılmalı, paralar kredi kartıyla ve istenilen bankalara da ödenebilmeli.
Bunun niçin yapılmadığını (kimbilir belki devlet güvenliği falan sözkonusudur) bir yetkili anlatırsa, onu da aynen yazarım.