Zeytin ağaçları arasından görünen lacivert Ege koyları... Bulutsuz gök... Düzenli yollar... Oraya buraya serpilmiş villalar... Ve sarı tarlalar.
Bir akşam bu yüksek sayfiye köylerinden birine indim.
Ortası parmaklıklı bir park olan küçük bir alan... Üstünde "Süper Market" yazan bol ışıklı, gelişmiş bir bakkal dükkanı... Hediyelik bluzları, hırkaları, kazakları, spor kasketleri, meşin balıkçı şapkaları, kapılarının önüne taşmış, incikli boncuklu "hatıra" eşyası satan üç dört dükkan daha...
Ve kapılarının önüne, yahut çardaklı bahçelerine konmuş masalarıyla evden lokantaya dönüştürülmüş kebaplı, balıklı, mezeli köy meyhaneleri... Odun ateşindeki ızgaralardan buram buram yükselen pirzola, biftek ve balık kokuları...
Blucinli, İsa saçlı genç turistler, kızlı erkekli bir kaynaşmanın öpüşlü kahkahalı sıcaklığında dolaşıp duruyorlar ortalarda... Mutlak bir dinlenmenin tadında.
Yunan köyündeki yaz akşamını içlerine sindiren orta yaşlılar...
Sırpça Fransızca'ya, Almanca İngilizce'ye ve hepsi birden Rumca'ya karışıyor... Ve bitmeyen bir fon müziğinde Yunan sirtakileri...
Sonra Kazancakis'in romanlarındaki başları siyah örtülü ihtiyar köy kadınlarından bir iki tipik örnek; kasketiyle köyünde ihtiyarlamış, fakir giyimli ama çekici üç beş erkek... Simsiyah elbiseleri; ensesi peçeli, kara, görkemli, uzunca şapkasıyla, kalıp gibi adım adım yürüyen Ortodoks papazı... Balkonlu ahşap köy evlerinin yanında, yeni yeni boy gösteren iki katlı kâgirler... Ve içlere doğru uzanan temiz dar sokaklar...
Yorgo'yu böyle bir akşamda tanıdım. Oturduğum bahçedeki masaya servisi o yapıyordu. Öne doğru çıkıntılı alnının üstünde, hafif bir dalgayla arkaya doğru şöyle bir taranmış sarı saçları; berrak, çocuksu mavi gözleri; ovalden çok, dar boyutlu etsiz bir yüzü vardı.
Yarısı Rumca, yarısı İngilizce yazılmış, kapağında sevimli bir ayyaş karikatürü bulunan listeden bir şeyler seçmeye çalışıyordum. Bir yandan da Türkçe anlamlı mezeleri heceliyordum...
- Tarama, salata, cacık, musakka, imambayıldı...
Yorgo yüzüme baktı, Rumeli şivesindeki tatlı bir Türkçe'yle:
- Siz Türk müsünüz? diye sordu.
- Evet...
- He be Türksün ha... He nerden düştün sen buraya?
- Hiç, öyle dolaşmaya geldim. Türkler gelmiyorlar mı buraya?
- Gelmiyorlar. İlk seni görüyorum burada. Benim annem Isparta'dan gelmiş buraya. İki gün önce öldü. Bu lokanta benim değil; benim karımın kardeşinin. Yeni açtı. Benim bir büfem vardı sinemada.
Ocakta et pişiren biri, Rumca birşeyler bağırıyordu Yorgo'ya.
Yorgo:
- Anladık be, anladık be... İşte o herif benim karımın kardeşi... Dur şimdi gelirim ben.. diyordu.
Yorgo hızla, ocağa seğirtiyor, aldığı tabakları öteki masalara dağıtıyordu. Sonra tekrar geliyordu yanıma:
- Demek Türksün ha, he be "yavrumun yavrusu yarısı yılan yavrusu"; annem sizin ordan gelmeydi buraya. Gömdük onu iki gün önce. Ben iyiydim büfede... Burada başka garsonlar vardı. Hepsi çalmış kayınbiraderi... "Yorgo gel sen çalış" dediler bana; "Ben garson değilim, beceremem" dedim; "Yok yok, iki günde öğrenir, becerirsin"; "Beceremem yahu, ben yapamam garsonluk"; "Yaparsın yaparsın, becerirsin"; "Yapamam yahu"; "Yaparsın, yaparsın..."
Ocaktaki adam Rumca yine Yorgo'yu çağırıyordu.
Yorgo:
- Anladık be, he be atıyor tepem, diye yine ocağa seğirtiyordu. Bir süre sonra tekrar geliyordu:
- Gücüme gidiyor garsonluk, alışık değilim ben; yara oldu ayaklarım; oraya koş, buraya koş. Vuracağım kafalarına bir şey, kaçıp gideceğim buradan; "Dinine... şey ettiğim herifi..." Usandım bilemezsin nasıl. Sen Türksün ha...
Masalardan Yorgo'yu çağırıyorlardı. Yorgo koşarak gidiyordu. Sonra tekrar geliyordu:
- İçer misin benden bir şişe uzo?..
- İçerim.
Bir şişe "uzo" ikram ediyordu bana...
- Ha söyle oturayım azıcık kıyıcığına ben de...
Karşıdaki tanıdığı bir Alman turistine elleriyle de işaret ederek:
- Bir fotoğrafımızı çek bizim, diyordu.
Alman turist sarışın, uzunca boylu, genç bir adamdı. Gülerek makinesiyle ayağa kalkmıştı.
Yorgo'nun kolu omzumdaydı. O da bir kadeh doldurmuştu kendisine; kadehleri tokuşturuyorduk.
Alman haber vermeden, pat diye bir resim çekiverdi.
Yorgo kızdı; o poz vererek çekilsin istiyordu resim.
- Ha koca kafa çekti resmi habersiz; avanak, söylesene çekeceğim diye "Dinini şey ettiğim herifi..." Bir çocuk var benim, evlendikten on iki yıl sonra oldu...
Ocaktaki adam Rumca Yorgo'yu çağırıyordu. Yorgo ayağa kalkıyordu:
- "Dinini şey ettiğim herifi..." Vuracağım şöyle kafasına bir odun, avanak herif, dur, şimdi gelirim ben...
Yorgo masalara servis yapıyordu. Sonra tekrar geliyordu.
Altı yedi yaşlarında, solgun, sessiz madonna güzelliğinde bir çocuk sokuldu yanıma; bir iskemleye oturttu annesi... Annenin bildiği Türkçe, birkaç kelime idi:
- Yorgo benim koca...
Ne kadar sessiz, ne kadar ipek gibi bir çocuktu Yorgo'nun oğlu. Öyle bakıyordu bana.
Yorgo:
- Kızamık çıkardı, hasta, diyordu. Her şeyim o, çok seviyorum onu. Kayınbirader, "Seni gölgeden alıp güneşe koyacak o; ne seviyorsun o kadar?" diyor. "Koysun, her şeyim o benim" diyorum.
Masalardan Yorgo'yu çağırıyorlardı. Yorgo kadehi yuvarlıyor, fırlıyordu ayağa, gitgide artan küfürleriyle...
Sonra elinde kirli, boş bir tabakla dönerken benim masaya ayakta abanıyor, elindeki şövalye yüzüğü gösteriyordu. Yüzüğün üstünde bir ay resmi vardı.
- Bu yüzüğü görünce sordular bana, "Sen Türk müsün?" "He Türk'üm, ne olacak" dedim.
Ocaktaki adam Yorgo'ya bağırıyordu.
Ben Yorgo'nun çocuğunu okşayıp, öptüm.
Sonra kartımı verdim Yorgo'ya:
- Misafirim olarak gel İstanbul'a...
Yorgo:
- Bilemem ki, dedi; gelemem ki... Ama şayet gelirsem... kim bilir; annem çok istiyordu gelmeyi; olmadı, öldü iki gün önce...
- Sakın kaybetme kartı, istediğin zaman gel...
- Ne demek kaybetmek, bunu çerçeveletip asacağım evime...
Yorgo bir kadeh daha içti, bir kadeh daha, bir kadeh daha:
- Yapacağım iş değil benim garsonluk. Zorla yapıyoruz. Ama yakında kaçacağım buradan...
Yavaş yavaş ortalık tenhalaşıyordu. Yan bahçede iki hippi, gitarla Fransız şarkıları söylüyordu. Ayağa kalktım. Yorgo ile öpüştük... Yüz yıllık iki dost gibi...
Arabaya bindim. Gaza bastım. Köy yollarından Yunan gecesinin içine daldım. Arkamdan Yorgo'nun, arabanın kırmızı ışıklarına daha bir süre öyle baktığını hissediyordum.
Ve Yorgo'nun ipek yüzlü çocuğu görünmeyen bir yerden el sallıyor gibiydi...
Not: 15 yıl önce yazılmış bir yazı... "Güneş" koleksiyonundan...