Tam da gazetelerin fiyat indirmeye ve yeni tirajlar yakalamaya başladığı anda fısıltı gazetesi baskıya girdi...
Hediyesiz, promosyonsuz satışlarla tirajı onmilyonlara ulaştı..
Magazin eki de vermiyordu..
Ayrıntısı bile olmayan tek bir manşetle, iki satırlık bir haberle parsayı topluyordu.
En itibarlı olmasa da, en çok "itibar" gören haber ve yorumlar ondaydı.
Sokaklara dökülen binlerce insanı görseniz, kendi ölçeğinde "promosyon" kampanyası yürüttüğünü bile söyleyebilirdiniz..
Fısıltısı gazetesini alan herkese, yanında "çadır ve battaniye" de veriliyordu sanki..
Öteki gazetelerin de "rekabet" için -fiyat indiriminin yanı sıra- şöyle üst başlıklarla çıkması gerekiyordu:
"Çadır, battaniye ve fener veriyoruz!"
Önceki akşam, ülkenin dört bir yanında "manzara-i umumiye" şuydu:
Televizyonlara kimse inanmıyordu.
Bilimadamlarına kimse inanmıyordu.
Rasathaneye kimse inanmıyordu.
Başbakana, bakanlara ve valilelere kimse inanmıyordu.
"Hiçbir şey olmayacak" diyenlere kimse inanmıyordu.
Hatta, gecenin ilerleyen saatlerinde şöyle tuhaf bir "vaka" cereyan ediyordu.
Bütün kanallar arka arkaya yayına girerek, o ana kadar dillendirmek istemedikleri "şayia"yı duyuruyor ve kesin bir dille yalanlıyordu.
Bu duyurunun ve bu yalanlamanın şöyle "pratik" bir sonuca oluyordu:
O "an"a kadar, böyle bir söylentiyi duymamış olanlar da o dakikada "haberdar" oluyor; haberdar olur olmaz da kendini dışarı atıyordu.
Onları ilgilendiren "yalanlama" değil, yalanlanan şeyin ta kendisiydi.
Ya da, düpedüz "yalan"dı.
Türkiye, önceki gece "yalan"a inandı.
Hatta "Fısıltı gazetesi yalnızca bizde yok ki" diyenlere de diyedursunlar...
Ama bizce önceki gece yaşanan hadisenin o çok daha yalın bir açıklaması vardır:
Türkiye; bilimsel ve rasyonel doğrular yerine; hiçbir dayanağı olmayan bir "yalan"a inanmayı tercih ettiyse, bu tercihin kökleri "ulusal"dır, "milli"dir...
Yani bize özgüdür...
Yani genetik yapımızın dayattığı bir tercihle karşı karşıyayız demektir.
Çünkü, elli yıllık demokrasi maceramız "yalan" üzerine kuruludur.
"Yalan"a ve "yalanlar"a inanmaya alıştırılmış bir cemiyet üzerinde siyaset yapılıyor bu ülkede...
Her seçim öncesinde ve her şeçim sonrasında damarlara "enjekte" edilen ve uyuşturucu etkisi gibi bağımlılık yapan yalanlarla yürüyor sistem..
Böyle bir siyaset ve hayat mekanizmasının, birbiriyle çelişir gibi görünen iki sonucu oluyor:
Ne çok aldanmış olursak olalım, yine de, "yalan"lara çabuk inanılıyor!..
Ama "yalan"ları söyleyenlere hiç güvenilmiyor!
Yıllardır, araştırmalar yapılıyor bu ülkede..
En güvenilir kurumlar alt alta sıralanıyor...
Fısıltı gazetesinin tirajını kesebilecek iki kurum her seferinde orta hatta alt sıralarda yeralıyor.
"Medya"nın durumu parlak değil..
"Siyaset kurumu" ise en alt sıralarda...
Ne yazık ki, "büyük deprem"le bu kurumlar arasına "bilim" de katılıyor.
Yıllar yılı gözleri ve toplumsal aklı "bilim"e kapalı bir coğrafyada, birdenbire, sığındıkları "babil kuleleri"nden sokağa inen bilim adamları, kendilerini sokağın kuralları içinde buldular..
Aralarındaki "nüans"lar; farklı her düşünceyi çatışma konusu haline getiren "ateşli kamuoyu"nda; futbol taraftarlığı düzleminde değerlendirildi.
Biri doğruysa, biri yalandı..
Sonunda, tüm doğrular yalan ırmağında sürüklendi cümbür cemaat...
Yani, hiç kimseye güvenmeyen, ama yalanlara teşne bir hayatın iflah olmaz alışkanlıkları içinde zor olmadı fısıltı gazetesinin haberlerine inanmak...
Depremde de öyle yıkılmıştık zaten...
İnandık "yalancıktan" binaların yıkılmaz olduğuna...
Şimdi kendi yalanlarımızla örüyoruz hayatımızın çatlayan duvarlarını..
(Duymadınız mı; binaları çatlayanlar, belediye mühürlemeden sıvayıp boyuyorlar her yanı... Yani, küçük yalanlarla kapatıyorlar büyük yalanı..)
O zaman zor olmuyor elbette bu gazeteleri satmak... Artık biz de:
"Çadır, battaniye ve gazete veriyoruz..!"