kapat

16.09.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
banners
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
CENGİZ ÇANDAR(ccandar@sabah.com.tr )


Dönülmez yol...

Bir ülkenin başına gelebilecek en büyük afet, "yüzyılın en büyük felâketi" olan 17 Ağustos depreminin dahi, bazı kafaları ve yapıları sarsmadığı anlaşılıyor. Deprem, 17 Ağustos'taki o "büyük deprem"le de kalmadı; "ardçı şoklar" akılları başlarına gelemeyenlere uygulanan bir "şok tedavisi" niteliğindeydi ama nafile...

Ağır depresyonlu hastalara ilâç para etmeyince "elektroşok" uygulanır ve genellikle sonuç verir. Kanserli hastalar, radyoterapi veya kemoterapiye tâbi tutulur. Bu da bir "şok tedavisi" yöntemi sayılır. "Şok"a cevap vermeyen hastalar genellikle "iflah olmaz" hasta türüne girerler.

Ülkemizin "cumhuriyetçi laik bağnazları", bir başka deyimle "çağdaş gericiler" bu kategoride gözüküyorlar. Yargıtay Başkanı'nınn konuşması, bir "turnusol kağıdı" gibi bunları ortaya çıkarttı ve "iflah olmazlar kategorisi"ne yerleştiriverdi.

Bunların anladıkları "cumhuriyet"in gelip dayandığı nokta, 17 Ağustos'ta enkaz altında kalıverdi. 17 Ağustos'un halkın ve en başta deprem bölgesindaki vatandaşlarımızın zihninde yarattığı deprem "kutsal devlet" kavramının uğradığı çöküntü idi. Devletin, bir modern hizmet aygıtı olması gerektiği, 21.Yüzyıl'ın ileri, gelişmiş devlet tipinin ancak böyle olabileceği, bir felâket sayesinde zihinlerde yer etti. Sami Selçuk'un yaptığı, depremin, tüm sağduyulu vatandaşlarımıza tanıttığı manzaranın, hukuk ve felsefe diliyle fotoğrafını çekmek ve yerine neyin ikame edilmesi gerektiğini anlatmaktan başka bir şey değildi.

Vurguladığı, düşüncenin önüne konulan setlerin ortadan kaldırılması, depremle birlikte barışık ve uzlaşmacı yeteneği ortaya çıkan toplumun değişik kesimlerinin arasındaki bir "sözleşme"yi ifade edecek olan, bireyi kamu otoritesine karşı korumayı öngören ve bireyin özgürlüklerini ve haklarını esas alan yeni bir anayasanın gerekliliği idi.

Bunu yaparken, içi boşaltılmış ve sakatlanmış kavramların içini, uluslararası genelgeçer anlayışa ve hukuk ve düşüncenin modern tanımlarıyla doldurdu ve sakatlıklarından arındırmaya çalıştı. Çünkü, Türkiye'de kendisini laik kabul edenler, aslında laik değiller; demokrasiyle taçlanmamış bir cumhuriyetçilik savunucuları, totalitarizme su taşıyorlar. Demokrasisiz bir cumhuriyetin, sırf cumhuriyet olmasından gelen bir üstünlüğü yoktur.

Bunun üzerine çıldıranlar oldu. Düşünce fıkaralıklarını "belden aşağı vurma" kampanyasıyla örtmek niyetiyle karşı saldırıya geçtiler. Basmakalıp silahlarından biri, Selçuk'u "şeriatçıların, Kürtçülerin, numaralı (ikinci) cumhuriyetçilerin desteğini elde etmekle" suçlamaları.

Bu, tipik bir McCarthyizm'dir! Tıpkı laiklikleri gibi, bu suçlayıcı kavramlarının içi de boştur. Bu kafalar için, "inanç özgürlüğü", şeriatçılık; Amerikan ve Avrupa Birliği ölçütlerine göre "kimlik hakları", Kürtçülük; liberal ve demokratik bir devlet yapısı, "numaralı cumhuriyetçilik"tir.

Ne var ki, saldırgan tutumları, 17 Ağustos depremi ve ardçı şokların gözler önüne serdiği, devlet acizliğini ve hükümet beceriksizliğini gidermeye yetmiyor. Zaten, "kamu otoritesi", bu "dinozor zihniyeti"ne göre oluştuğu için, deprem ve ardçı şoklarıyla başedemiyor.

Deprem ve depremden çıkarılacak derslerle, Sami Selçuk'un konuşmasında altını çizdiği hususlar arasında bu yüzden kuvvetli bağlar var.

Bu dersleri öğrenmemekte inat eden ve Yargıtay Başkanı'na ve onun ortaya koyduğu "özgürlükçü" zihniyete bağlı insanlara karşı, sindirme kampanyasına devam edenler ve bunların temsil ettiği o devlet yapısı "iflah olmaz" nitelikte bulunduğuna göre, Türkiye'nin önü kapalı mı?

Hayır. Tarihin her önemli dönemecinde olduğu gibi, "dış dinamikler" hükmünü icra edecek. Bu yüzden, Avrupa Birliği'nin, Yunanistan'ın enerjik katılımıyla, Türkiye'yi içine çektiği ve Helsinki Zirvesi'ne (Aralık 1999) doğru yol alan sürece dikkat edin; ve Bülent Ecevit'in ay sonundaki Amerika ziyaretinin sonuçlarını bekleyin...

Türkiye, "dönülmez yol"a giriyor. 2000, 1999'dan daha iyi olacak...

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır