Dedikodu sektörü durdu
Bu köşede yazmaya başlarken, size minik minik dedikodular anlatma sözü vermiştim. İçinde bulunduğumuz günlerde dedikodu sektöründe mecburi gerileme olduğu için bu sözümü tutamıyorum...
Dedikoduya inanma, dedikodusuz da kalma... Pardon, bu sözün aslı "fala inanma, falsız da kalma" olmalıydı değil mi? Neyse! Bugünlerde her ikisi de yok zaten; ne fal, ne dedikodu... Aman canım siz de arasıra idare ediverin işte. Allah Allah.
"Durup dururken yine kendi kendine neler diyor bu adam" diye düşünüyorsunuzdur...
Üzülüyorum valla. O yüzden böyle bunalımlara girdim bugün yine.
Biliyorsunuz bu köşeyi yazmaya ilk başladığım günlerde suya sabuna dokunmadan, kimseyi kırmadan, incitmeden, en önemlisi kimsenin ahını almadan, minik minik dedikodular verecektim sizlere.
Ama "dişe dokunur" cinsten olanlardan...
Ama ben böyle yazdım diye midir nedir, o günden beri galiba hiç kimse birbiriyle küs, dargın filan değil biliyor musunuz?
Tam aksine, herkes birbirini çok sever oldu yemin ederim.
O yüzden bırakın dedikodu yapmayı, onu bunu çekiştirmeyi, hiç kimse yanındakine yan gözle bile bakmıyor bugünlerde vallahi...
Zaten davet filan da yok etrafta.
Olanlar da deprem dolayısıyla ertelenmişti.
Ayrıca birçok nişan, düğün de iptal edildi, biliyorsunuz. Birçoğu ileri bir tarihe ertelendiği için şimdilik hiçbirinden ses seda yok.
Hiç değilse düğününü erteleyen çiftler bir süre daha, "yeşil pancurlu evimiz, mavi gözlü, sarışın çocuklarımız olsun, mutluluk vadeden günler bizi bekliyor" gibi sözlerle renkli hayaller yaşamaya devam edecekler. Kötü mü yani?
Evlenince nasıl olsa hiçbir şey eskisi gibi olmuyormuş galiba!
Galiba diyorum, çünkü vallahi billahi bana hep böyle söylüyorlar.
Hem zaten nerden bilebilirim ki? Ben hâlâ bekârım!
Hay Allah, bu arada farkında olmadan evlilik düşmanlığı mı yapıyorum, ne?
Patara Boğaz'a indi...
Neyse... Konuyu değiştireyim bari. Aslında bugün Kalkan'daki Club Patara'dan bahsedecektim.
Akdeniz kıyılarımızdaki cennet tatil yörelerimizden olan Kalkan, haziran ayında önemli bir toplantıya ev sahipliği yapmıştı.
Kısa ismi TÜDAV olan Türk Deniz Araştırmaları Vakfı'nın organize ettiği "kıyı alanları koruma projesi ve birikimi eğitim çalışmaları"nın ilki Kalkan'daki Club Patara'da yapılmıştı.
Club Patara'nın sahibi Yüksek Mimar Turhan Kâşo da bu çalışmalara en çok destek veren kişilerden birisi olduğu için üç gün boyunca panele katılan araştırmacılara ve deniz bilimcilere ev sahipliğini üstlenmişti.
Tabii bu toplantıya ben de katılmıştım.
Vakfın çalışmalarını yakından izleyip öğrenince gözlerim yuvalarından fırladı.
İyi bir kanalizasyon sisteminin olmamasından dolayı, kıyılar evsel atıklarla kirletiliyor, kıyı şeridindeki evlerin, otel, restoran, umumi tuvalet ve çamaşırhane hizmeti veren işletmelerin atıkları genellikle üzerinde bulundukları kayaçlardan denize sızıyormuş.
Düşünebiliyor musunuz? Güzelim koylarımızı elbirliğiyle ne kadar da güzel katlediyoruz!
Sonra da bu işlere kafa yoran, gecesini gündüzüne katan araştırmacılara, profesörlere, bilim adamlarına "Çok bilmişler" diyerek bir güzel kızıp çıkıveriyoruz işin içinden.
Aslında bölgede son 10 yıldır turizmle iç içe yaşayan halk, turizmin kendilerine getirdiğinin yanısıra, bu tarz kötü yapılanmanın devamı halinde geri götüreceği birçok şey olduğunu da bir fark edebilse...
Şimdi nerden nereye... Faldır, dedikodudur diyerek nerelere geldik.
Bunun sebebini hemen söyleyeyim. Club Patara'nın sahibi Yüksek Mimar Turhan Kâşo, haziran ayında Club Patara'da yapılan toplantıya katılan kim varsa, geçtiğimiz salı gecesi bir araya toplayıp "Lüfer 3" teknesinde bir davet verdi.
Deniz aşığı Kâşo, bu gecede de boş durmadı. Yine araştırmalar yapmış olan Kâşo, depremin neden olduğu çürük yapılaşmanın nereden başlayıp nerelere kadar sürdüğüne ve inşaat sektöründeki birimlerin vurdumduymazlığına varıncaya kadar tek tek kağıt üzerine döküp, bugüne kadar yapılanları ve yapılması gerekenleri bir bir anlattı.
Kendisi de bu sektörün içinde olan Yüksek Mimar Turhan Kâşo'nun anlattıklarını dinledikçe bu ülkede milletçe daha çok şeyler yapmamız gerektiğini bir kez daha anladım.
Evet, Boğaz'daki gezide hem bilgilenirken, bir yandan da Lüfer 3'ün elemanları İsmail ile Bülent'in hazırladıkları leziz yemeklerle unutulmaz bir yaz gecesinin tadını çıkardık.
Eee, ne de olsa sonbahar geldi ve bu tür tekne sefalarını özleyeceğiz...