Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un konuşmasına gösterilen tepkiler, önemli bir noktayı açığa çıkardı: Bugün toplumda ve devlet katında varlığını sürdüren anti-demokrasinin bam telini ve tabii ki, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin püf noktasını...
Dikkat ederseniz, Sayın Selçuk'un konuşması üzerine görüş açıklayanlardan önemli bir bölümü; konuşmanın yüzde 80'ine ya da yüzde 90'ına katıldıklarını belirtiyor, ama yüzde 10'luk bir muhalefet şerhi düşmeden edemiyorlar: İnanç özgürlüğüne bakış!
Söyledikleri kulağa çok hoş geliyor doğrusu:
Tabii ki onlar da daha özgür bir anayasa istiyor! Tabii ki, 12 Eylül kalıntılarının temizlenmesinden yanalar; tabii ki hukuk devletinin bütün kurallarıyla işlemesini; demokrasinin bütün kurumlarıyla yerleştirilmesini, birey hak ve özgürlüklerinin genişletilmesini arzuluyorlar. Ama bir tek istisna getiriyorlar: Bütün bunlar, "irticanın halli"ne engel olmasın, "irticaya karşı mücadelede" demokrasi-memokrasi takılmasın istiyorlar...
Böylece, farkında olarak ya da olmadan, bugünün demokrasi ve özgürlük mücadelesinin kilit noktasını da (eski deyimle yakalanacak halkasını) ortaya koymuş oluyorlar.
Kürşat Bumin, bu kilit noktayı, Çarşamba gecesi Kanal 7'de özlü bir biçimde ifade etti. Türkiye'nin özgürleşme mücadelesinin, inanç özgürlüğünün savunulması temelinde geliştiğini, inanç özgürlüğünün savunulmasının böyle stratejik bir önemi olduğunu vurguladı. Geçmişte solun bunu başaramadığına ama bugün inanç özgürlüğü temelinde gelişen bu mücadelenin böyle bir potansiyel taşıdığına işaret etti.
Ben bu görüşe tamamiyle katılıyorum.
Son yıllarda yaşadıklarımız, inanç özgürlüğü meselesinin, Özgür Türkiye'nin önüne inşa edilen tutucu bendin aşılacağı nokta olduğunu düşünüyorum. Totaliter direncin kırılacağı, devlet/birey ilişkilerinde yeni bir döneme adım atabileceğimiz nokta...
Gerçekten de "sol" bunu yapamadı. Kendi özgürlük talebini toplumun özgürlük talebi haline getirip, topyekun bir özgürleşmenin lokomotifi haline getiremedi. Bunda, solun kendi ideolojik zaafları kadar, kitle tabanının zayıflığının, halktan büyük ölçüde kopuk oluşunun da etkisi oldu.
Aslında "bendin aşıldığı nokta" Kürt meselesi de olabilirdi... Türkiye Kürt meselesini çözme yoluyla demokratikleşebilirdi. Etnik kimliği tanımama inadının kırılması, yani çoğulcu anlayışın "tek"çi anlayışa karşı bu alanda kazanacağı bir başarı, her alanda çoğulculuğun kapısını açabilirdi. Özgür Türkiye'nin önündeki tutucu bendin bu noktada aşılması, bütün bir bendi sarsabilir ve toplum, o bendin ardında uzanan özgürlük ummanında dilediğince kulaç atmaya başlayabilirdi.
Ama bu da olmadı. Türkiye bu şansı kaçırdıysa, bunun sorumluluğu büyük ölçüde, o meselenin asıl sahiplerine aittir. Kürt sorununun, sorunu birinci elden yaşayanlar tarafından bir türlü demokrasi platformuna taşınamaması; "çözüm"ün bir terör örgütüne ihale edilmiş olması. Kürt meselesi etrafında özgürlükçü bir kitle desteği oluşmasını engelledi. Bundan hem Türkiye, hem de Kürtler çok şey kaybetti.
Şimdi yeni bir fırsatın eşiğinde, yeni bir sürecin içindeyiz. Bugün de, gücümüzü anti-demokrasinin bam telinde yoğunlaştırıp, Türkiye'de inanç özgürlüğünün kazanılması için vereceğimiz mücadele yoluyla bütün toplumun özgürleşmesi yolunu açabiliriz.
İslami kanat üzerine düşen bu büyük misyonun -ve tabii ki sorumluluğun- farkında mı bilemem ama bugün baktığımızda, inançlarından dolayı baskı görenlerin; yani bu mücadelenin asıl sahiplerinin, Kürt meselesinin "asıl sahiplerinin" düştükleri yanlışa düşmediklerini, tam tersine, yasalar ve demokratik mücadele yöntemleri içinde kalmaya büyük özen gösterdiklerini görüyoruz. İslami kanatta, umut veren bir liberalleşme eğilimi filizleniyor. İnanç özgürlüğü için mücadeleyi genel özgürlük mücadelesinin bir parçası olarak algılayan anlayış gün geçtikçe güçleniyor. Bu mücadele bizzat onu verenleri değiştiriyor, dönüştürüyor. Bu Türkiye'nin şansıdır.
Öyleyse şu yüzde 10'luk muhalefetin birleştiği noktayı bir işaret taşı olarak değerlendirir, o taşın yerinden oynatılmasının demokrasi ve özgürlüğün önüne dikilen bendin aşılması için bulunmaz bir fırsat, zor yakalanır bir şans olarak değerlendiririz.