


Nedret ile kudret
Yargıtay Birinci Başkanı'nın konuşmasını 7.4 şiddetinde bulanlar oldu. Gerçekten sarsıcılığı da yerindeydi, hasar vericiliği de...
Sarsıcıydı;
Sayın Başkan, Türkiye'nin anayasal bir devlet olmadığını, mevcut anayasasının bile, hukuk deyimiyle mutlak butlanla batıl olduğunu, ölü doğduğunu ilan ediyordu.
Hasar vericiydi;
Devletin Anayasası meşru olmayınca, bu gayrimeşruluk her kuruma bulaşmış olmuyor muydu?
Meşru olmayan bu anayasaya göre oluşan Meclis gibi, Yargıtay gibi Bakanlar Kurulu gibi kurumlar da hukuken sakatlanmış olmuyor muydu?
Dolayısıyla bu kurumların çıkarttığı yasalar, dağıttığı adalet, gerçekleştirdiği mali işlemler de topyekun sakat hale gelmiyor muydu?
Kamuoyumuzun, en azından Anglosaksonlar'ın bu durumlarda ne tür çözüm modelleri uyguladıklarını bilmesi gerekmiyor mu?
İnşallah bunun için gelecek Adli Yılı beklemeye ihtiyaç kalmaz.
***
Bir de Sayın Birinci Başkanın şu birincil ve "çağcıl" önceliğine katılmamak mümkün değil:
- Her kurum için daha çok saydamlık, daha çok katılım, daha çok demokrasi!
Bu kurumlar arasında herhalde Yargıtay baş sırada gelmekte.
Acaba Sayın Başkan bu sarsıcı konuşmasını hazırlarken, Yargıtay'daki birimlerin, öteki başkanların desteğini ve olurunu aldı mı, ya da en azından onları da önceden bilgilendirdi mi...
Belki meşru veya anayasal bir zorunluluğu yok. Ama en azından öngördüğü demokrasiye örnek olmak bakımından bu türden bir kurumsal etik veya katılımsal bir saydamlık sergilemesi herhalde gerekiyordu.
Söz gelimi kendisinin, çoğu yönden ve haklı olarak eleştirdiği siyasal partilerimizde bile bu tür örnekler görülüyor.
Deprem sonrası bir partimizin Meclis'teki genel kurulunda "Bu depremle Türkiye'nin siyasi ve idari sisteminin enkaz altında kaldığı" ilan bile edildi.
***
O konuşmayı yapan bir sayın bakandı. (Turizm Bakanı-ANAP)
Sarsıcı görüşlerini, genel başkanı, partili bakan ve milletvekili arkadaşlarıyla paylaşıyordu.
Yargıtay Birinci Başkanı da, kamuoyuna açıklamadan önce demokratik katılıma örnek olmak üzere konuşmasını Yargıtay'daki başkan ve üye arkadaşlarıyla paylaşmayı deneseydi konuşmanın şiddeti 8.0'i bile aşardı.
Oysa sayın bakanların veya milletvekillerinin konuşmaları çok özel doğruları içerse de yeterince sarsıcı olamıyor.
Söz konusu değerli bakanımızın, arkadaşlarıyla paylaştığı gerçekler Yargıtay Başkanı'nın dile getirdiklerinden önemsiz değil.
Ama ne çare ki bizim medya da, öteki ülkelerinki gibi, ne söylendiğinden çok kimin söylediğiyle ilgili:
- Afet konutları mantalitesinden kurtulmalıyız. Bunun yerine kentleşmenin sorunları üzerine eğilmeliyiz. Afet fonunda kaynaklar biriksin, sonra gelsin müteahhitler. Ve insanların ihtiyaçları dikkate alınmadan mevzuat kalıpları içinde çözüm arayışları.
Bunu en fazla müteahhidi barındıran ve en geniş müteahhit desteğine sahip olarak bilinen partinin bakanı söylüyor. Ama kendi genel kurulu içinde söylüyor.
Bunu söylemeye icracı bir politikacı olarak hakkı var mı?
Söyledikleri Başbakan'ı zora sokabilir mi, bunlar ayrı konu.
Ama sayın bakanın sözleri çok sınırlı etki uyandırabiliyor.
Çünkü, bakanlardan 37, milletvekilerinden 550 "adet" var.
Medya "nedret"e ve "kudret"e bakıyor.
Yargıtay Birinci Başkanı da, Genelkurmay Başkanı da bir tane.