Hazine'den geçinenlerin oligarşisine göre biçimlenmiş bir "kabuk devlet"in, halk kitlelerine düzenli hizmet veren "teknik devlet" yapılanmasına dönüşemediği zaman; hukukun evrensel ilkelerine uyumlu bir "hukuk devleti" olamayacağı da ortadadır.
Öyle ortadadır ki, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye'deki davalarda sanıkların kendisine baş vurması durumunda, onların içerdeki yargı kademelerini sonuna kadar tüketmesini dahi beklemeden, konuyu kendi gündemine hemen alabilmekte...
Ama nedense Türkiye'nin, üyesi bulunduğu Avrupa Konseyi'nde hukuk devleti sayılmamasını kimse tehlike olarak görmüyor..
Bizce büyük tehlikedir. Birleşmiş Milletler'in yaptırımcılık mekanizmasını hareketlendirmeye kadar gidebilir bir gün çünkü..
Halihazırdaki statükocuları pek ırgalamıyor bu tehlike. Öyle ya, o zamana kadar kim öle, kim kala...
Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Adli Yıl'ın açılışında yaptığı konuşmada Türkiye'nin anayasal bir devlet sayılmayacağını resmen açıklayınca, şaşkınlıktan statükocuların ayakları ağzından çıktı...
Böyle bir açıklama 15 yıl önce olsa, "ya Komünizm tehlikesi ne olacak" diye tuttururlardı..
Hatırlarsanız o tarihlerde henüz Şeriat tehlikesi diye bir tehlike yoktu. Militerlerin darbecileri, bol bol İmam Hatip Okulu açmakta herhangi bir sakınca görmüyorlardı. Washington'un stratejisine uygun olarak Komünizm'e karşı Kışla-Cami dayanışması yapıyorlardı...
O dönemler aşıldı. Globalleşme süreci, "dünya vatandaşlığı" doğrultusunda, "ulus-devlet" modelinin katı kabuklarını rendeleyerek yeni bir evre başlattı...
Ve Türkiye "insan hakları ihlalinde" baş sabıkalılardan biri oldu.
Asıl tehlike böylesi bir suçlanmaya hedef olmaktı.
Ne var ki, Ankara egemenleri, "Türk'e Türk'den başka dost yok" demekle yetiniyor; ne Avrupa Konseyi'ni düşman olarak ilan edebiliyorlardı, ne de NATO'yu...
O nedenle de en büyük tehlike üstünde yeni bir ayarlama yapmak gerekiyordu.
Birden Şeriat'cılık çıktı ön plana..
Peki, kimler denetleyememişti de büyütmüştü bu tehlikeyi?
Asıl soru buydu.
Nasıl oluştu da en büyük tehlike Komünizm'ken, birden Şeriat'çılık alıvermişti Komünizm'in yerini?
Bu soruyu kimse derinliğine incelemeye yanaşmıyordu.
Yanaşsa Susurluk tipi çeteleşmelerin de az bir tehlike olmadığı çıkacaktı ortaya...
Ancak Erbakan dahi başbakanlığı sırasında Susurluk için "fasafiso" demeyi yeğlemişti. Acaba neden yeğlemişti de üstüne gidememişti; kimbilir?
Teknik bir devlet, ikide birde bayrak bayrak tehlike ilan etmez.. Devlet demek zaten sürekli tehlikeleri önleme ve arıtma organizması demektir.
Yoksa enflasyon da tehlikedir, dış ticaret açığı da tehlikedir, turizm girdilerinin sıfırlanması da tehlikedir, çağ dışı kalmışlık da tehilkedir, yoksulluk da tehlikedir, Şeriat da tehlikedir, Totalitarizm de tehlikedir...
Hukuksal bir tutarlılıktan yoksunluk tehlike değil midir? 1913'de geçici olarak kabul edilmiş "Memurin Muhakemat Yasası"nın hâlâ daha yürürlükte olması ve vatandaşlar arasındaki eşitliği bozması tehlikeli değil midir?
Bu tehlikelerle kimsenin başedememesi yahut uğraşmaması ise en büyük tehlikedir.
Bunun böyle olduğu da Kocaeli depreminde bir anda çıkıverdi ortaya..
Başbakan bile iki gün iletişim kuramadı deprem bölgesiyle..
Şeriat tehlikesi de dahil, Susurluk tehlikesi de dahil, tüm tehlikelerin üstesinden gelebilmenin ön şartı saydamlıktır. Kimlik saydamlığı, kazanç saydamlığı, hukuk saydamlığı, ekonomi saydamlığı..
Böyle bir gelişmeyi Türkiye sağlayabilecek midir?
Yargıtay Başkanı, Mahut Cumhuriyet Bayramı nutuklarının bayat klişelerine sığınmadan, açıkça ilan etti Türkiye'nin hukuk devleti olmadığını..
ANAP Başkan Yardımcısı Işın Çelebi de paylaşıyor bu saptamayı, "Hukuk" ve "Devlet" kavramlarının ne olduğunu bir parçacık bilenler de..
Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk de, Anayasa'nın tümden değiştirilmesi için hazırlıklar yapıldığını açıkladı.
Statükocular yine engellemeyi başarırlarsa istenilen değişimleri, ne olur?
Onu da 10-12 yıl içinde olacağı söylenen İstanbul depreminden arta kalanlar konuşurlar..