Sessizdi, evet çok sessiz. Belki de o yüzden kürek çeken genç kadın ne kadar özen gösterirse göstersin, kara kayaların çevrelediği küçük koyda su şapırtıları yankılar yaratıyordu.
Onlar çok etkilenmiyorlardı ama o flok flok sesleri beynime saplanıyor, başımı döndürüyordu.
- Kayalara doğru Azize
- Açıktan mı gideyim ağbi?
- Sen yavaştan git yeter.
Flok, flok, flok.
Tahta bıçak olduğu yerde sertçe dönüp kıyıya yöneldi. Konuşma kesilmişti. Ay ışığının kıprıştığı suda yansıyan gölgeler "Sessiz olun" diye fısıldaşıyorlardı. Yalnızca uzun boylu adamı görebiliyordum. Tahta bıçağın en ucunda, yere çömelmiş, ipek ipliklerle oynuyordu. Gözleri bir karanlık suda dolaşıyordu, bir kayalıklarda. Yarısı ıslanmış sigarasının ateşi sönmesin diye uğraşıyordu bir yandan da. Ama sessizdi. Tüm dikkatini o ipek ipliklere vermiş, sanki onları okşuyor, onlarla konuşuyordu.
Artık kayalara iyice yaklaşmışlardı. Adam elinde kocaman bir taşla yerinden doğruldu. İpek iplikler, kalın, uzun bir başka iple bu taşa bağlıydı.
- Dur Azize.
- Burada mı?
- Yahu, kürek çekme yeter.
Ne kadar sürdü bu sessizlik? Ne kadar kaydı suyun üstünde o büyük tahta bıçak? Üstüme ne kadar tılsım yağdı? Bilmiyorum. İpek iplikler, ışıltılı bir dansla, o büyük taşın peşi sıra, kıvrıla kıvrıla aşağılara, bana doğru inmeye başladı. Yerimde çakıldım kaldım. Bir yandan neler olduğunu anlamaya çalışıyor, bir yandan da yerinden çıkacakmış gibi atan yüreğim yatışsın diye bekliyordum. Işık kanatlı binlerce melek dans ediyor, beni de aralarına çağırıyordu.
Bu Samanyolu olmalıydı.
-Yavaş yavaş çek Azize.
Kısık bir sesti. Azize dışında kimseler duymasın diye söylenmişti.
- Kıyıya paralel mi gideyim ağbi?
- Yavaştan, böyle git. Böyle güzel.
Flok, flok, flok.
Hep ay ışığında yüzmeyi, o büyü içinde kıvrılmayı ve ruhumu dinlendirmeyi düşlerdim.
Kara kayaların yansıdığı/ karanlık denizin üstünde ve/ mutlaka Samanyolu'nun peşinde/ hatta belki de içinde...
Bugünkü gibi.
Ah işte hayallerim gerçekleşiyor, bu ipek iplikler Samanyolu'nu bana getiriyordu. Öyle güzeldi ki.
Hâlâ yerimde çakılıydım. Kımıldamak istiyor ama gördüklerimin büyüsü bozulur korkusuyla sanki soluk bile alamıyordum.
Azize, kıyıya paralel gittikçe, ipek iplikler aktı aktı. Sonra ilk başta olduğu gibi kocaman başka bir taş düştü suya. Hemen yanıbaşıma, üstü yosundan kayganlaşmış bir kayanın yanına yerleşti.
- Şimdi biraz açığa çek Azize.
- Olur ağbi. Hızlı mı, yavaş mı çekeyim?
- Nasıl istersen öyle.
- Çek demek kolay tabii. Canım çıktı burda.
- Bu işi yapacaksan, şikayeti unutacaksın kızım.
- Şikayet ettiğim yok da avucumun içi yandı biraz. Acıyor.
- Islat sen de. Söylenme de asıl küreğe.
Azize küçük bir aralık bulup, kayalarla ipek iplikler arasından açığa doğru yollandı önce. Büyük tahta bıçak uçar gibi kaydı suyun üstünde. Gidiyorlardı. Beni burada bırakıyorlardı.
Uzaklaşırken yüksek sesle konuşuyorlardı. Bütün gece fısıldaşıp durmuşlar, şimdi giderken, her şey bittiğinde gülüşüyorlar, konuşuyorlardı. Adam, o hep karanlıkta kalan, ipek ipliklerle oynayan adam, çığlık çığlığa şarkı söylemeye başladı birden. O ana kadar tek bir kelime söylememiş birileri daha varmış meğer yanlarında. Hepsi sanki çıldırmıştı. Tahta bıçağın ıslak zeminini koca ayaklarıyla dövüyorlar, sanki kafama kafama vuruyorlardı.
Çırpındıkça dolanıyordum...
Beynim bulandı, yönümü kaybettim, kusmak istedim. Durmadan kusmak, içimdeki allak bullaklıktan kurtulmak istedim. Birden sanki bomba düştü yanıbaşıma. Tepetaklak oldum. Yönümü kaybetmiştim. Güvenli bir kaya altı bulmalıydım ama her yanıma kocaman tahta takozlarla dövüyorlardı suyu. Nereye gideceğimi, nasıl kaçacağımı bilemeden oradan oraya attım kendimi. Her yanımdan hava kabarcıkları yükseliyor, beni bir an içlerine çekip sonra da fırlatıyorlardı. Samanyolu'nun yıldızları darmadağın olmuş, gözlerime saplanıyor, canımı yakıyorlardı.
Dayanamıyordum. Kulaklarım patlıyordu adeta. Kendimi kaybediyordum. Biliyordum, hissediyordum; kayboluyordum. Yine Samanyolu'nun içindeydim ama bu bilmediğim, sevmediğim bir samanyoluydu. Birşeylere dolandım birden. Kurtulmak için çırpındıkça, daha da dolanıyordum. O adamın ipek ipliğiydi bu. Nefesim daralıyor, vücudum ince ince kesiliyordu. Artık hareketlerimi kontrol edemiyordum. Çaresizdim. Yakalanmıştım. Neden ve kime bilmiyorum ama kırgındım da biraz... İşte bitiyordu. Engel olamadığım bir kuvvet, yavaş yavaş beni yukarıya, tahta bıçağa doğru çekiyordu. Denizin suyu vücudumdan akıp gidiyordu; ve bunu son kez yaşadığımı hissediyordum. İçimi burkan buydu belki de.
Deniz bu, belli olmaz...
Sonrası çok hızlı oldu. Suyun üstüne uçarcasına çıktım. Ah, dönüşü olsa heyecanlı bir oyun bile olabilirdi bu. Kocaman el, bedenime dokunmadan, dolandığım ipliklerin içinde, tahtaların üstüne atıverdi beni. Tahta soğuk ve kaygandı. Soluk alamıyordum, ipliklerden süzülen damlaları yalasam, biraz daha dayanırım diye düşündüm. İplikleri emdim. Ama işe yaramadı. Göğsüm acımaya başladı önce, vücudum titredi, kasıldı. Üstüme yığılan ipliklerin altında ezildim ezildim...
Gözlerimi kamaştıran ışık yavaş yavaş uzağa çekildi. Sesler de...
- Bereketli değil Azize. Boşuna uğraştık. Ağı ıslattığımıza değmedi.
- Öyle deme ağbi, deniz bu. Ne zaman, ne vereceği belli olsa, tadı mı kalır bu işin.
- Şu balıkları ayıklayalım ağdan da, bir daha deneyelim.
- Ee, kabahat da bizde hani. Ay ışığı varken voliye çıkılmaz derdi dede hatırladın mı? Balıklar ışıkta derine gider, yuvada saklanır. Gece ava çıkacaksan karanlık değil; zifir olacak etraf. Sandalın başında oturan kıçını görmeyecek. Bak o zaman sen voliye derdi. Dinleseydik, boşuna uğraşmazdık bunca saat.
Kulaklarımdaki uğultu gitgide arttı. Ciğerlerim büzüştü. Küçük karelere bölünmüş, ıslak ipek ipliklerin arasında tükeniyordu yaşamım ve bilmediğim bir başka dünyaya doğru uçuyordum.
Kara kayaların yansıdığı,
karanlık denizlerin çok uzağında,
Samanyolu'nun peşinde,
hatta belki de içindeydim.