kapat

28.08.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
banners
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
NURİYE AKMAN(nakman@sabah.com.tr )


Yağmurdan önce

Yağmurdan önceydi; yolu ve yüreği, yemeği ve küreği, nineyi ve bebeği vurmamıştı daha... İki arkadaş konuşuyordu. Biri diğerine, "Hadi bedenini şehir dışına taşıdın. Ya ruhunu nereye taşırsın?" dedi... Ve bu sözlerin üstüne bir de yağmur yağdı...

Yağmurdan önceydi. Gölcük'te hava; ceset, çöp, toz ve ter kokularıyla harmanlanmıştı. Deprem, sokaklara ev olmayı buyurmuştu. Sokaklar, oturma odası, yatak odası, çalışma odası, banyo ve tuvalet nasıl olunur, öğrenmeye çalışıyordu. İnsanlar, kurtarılmış koltuklara, sandalyelere oturarak, tuvaletlerini duvar diplerine yaparak, pet şişeleri musluk gibi kullanarak sokaklara yardımcı oluyordu. Kaldırımlar gardrop gibiydi. Yardım paketlerinden çıkan giysiler yerlere saçılmıştı. Eğilip yerden bedenlerine en uygununu seçiyorlardı. Ayna olarak birbirlerinin yüzlerini kullanıyorlardı. Kendi evlerinin enkazı, sokağın görünmez duvarlarına bir tablo gibi asılıydı.

* Yüzlerce davetsiz misafirden biriydim. Acıyla kavrulurken, yanlarına yaklaşınca beni selamlamaları, tanıklığıma kaynaklık etmekle kalmayıp, bana oturacak yer açmaları, içecek su, yiyecek karpuz çıkarmaya çalışmaları deprem kadar eziciydi. Hallerinden de sözlerinden de insan olmaya dair çok şey öğrendim:

"2 gün bile yatmadık"
* Mesela Nazmiye Çeçen'in yüzündeki ifade. "Evi döşedik. Tam bir milyar lira borç yaptık. 2 gün yatmadık. Allah sizlere göstermesin" derken neredeyse beni üzdüğü için özür diler gibiydi. O güzelim yüz ifadesini ne yapacağımı bilemedim. Zihin arşivimin en mutena yerine koydum. 1 milyar lirayı "tam" diye vurgulayışındaki kahrı zerafetiyle hafifletmesini içimden selamladım...

* Aynur Taş, depremi duyar duymaz Denizli'den gelmişti. 5 yıl önce Almanya'dan temelli dönen ablası hastanede tedavi altındaydı. Eniştesinin cesedi ise binanın içindeydi. Vücuduna kiriş saplanmıştı. Binadan çıkarılamıyordu. Cenazenin açıkta olmasına rağmen, teslim alınamaması Aynur Hanım'ı kahrediyordu. Enkaz altından hâlâ can kurtarılmaya çalışılırken, açıktaki cenazelerle uğraşılamayacağı söylenmişti ona. "Siz dini vecibenizi yerine getirdiniz sayılır dediler ama abdest bile alamıyorum ki burada" derken, kimseler duymasın diye utançla kulağıma fısıldıyordu. Siz hiç tanımadığınız birinin "abdestsizliğinin üzüntüsünü" yüreğinizde hissettiniz mi? Aynur Hanım, "Bir dini görevli bile yok. Eniştemin üzerine bir tahta parçası koysaydık bari. Şimdi buradan ayrılamıyorum. Herkes gidecek buralardan. Bir biz kalacağız galiba. Açıktaki cesetlere kimbilir ne zaman sıra gelir?" diyordu. Kızkardeşiyle birlikte geldiğini söyleyince "Beyleriniz nerede?" diye sordum. "Onlar gelmediler. El oğullarıdır ne de olsa" dedi. El oğullarının orada olmayışıyı deprem kadar sarsıcıydı. Gölcük'te "kadınbaşlarına yapayalnızdılar" işte. Ta ki bir başka el oğlunun; eniştelerinin cesedi ellerine tutuşturulana kadar.

Birikimler toprak oldu
* Baki Birol, eşi Gülşen'le birlikte 10 yıl önce, Fransa'dan kesin dönüş yapmıştı. Bütün birikimleri toprak olmuştu. Hiç değilse eşini yitirmediği için mutluydu. Baki Bey, "20 yıl Fransa'da kaldık. Fransız Konsolosluğu'na gidip yardım isteyeceğim. Size 20 yıl vergi ödedik, bize yol gösterin diyeceğim" diyordu. 20 yılını verdiği bir ülke, kendi devletinden daha yakındı ona. Sözleri bağrımı deliyordu.

* Neyse ki yağmurdan önceydi. Evet ölenleri çoktu ama çocuklar sokaklara atılmış yatakların üstünde henüz zıplıyordu. Evet, iş makineleri enkazı buradan alıp oraya taşıyor, oradan alıp tekrar buraya aktarıyordu. Hangi enkazın üzerinde daha önce çalışıldığına dair bir işaret yoktu, ekiplerin biri gidiyor biri geliyordu ama olsun, sonuçta hâlâ can kurtarma umudu vardı. Kimsenin elinde şehir planı yoktu. Aranan adresler bulunamıyordu, güneş kavuruyor, "evlatlarım, hangi birinize ağlayayım" feryatları insanı yakıyordu ama hiç değilse bir de yağmur, yolu ve yüreği, yemeği ve küreği, nineyi ve bebeği vurmamıştı daha.

* Evet, yağmur yoktu ve ben depremin kadınlarından insanlık durumlarını öğrenmeye devam ediyordum:

Adlarının Ayşe Çam, Nilüfer Kalıcan, Nilgün Aydın olduğunu söylediler. Enkazın altındaki 10 kişiyi bekliyorlardı. İçlerinden biri dedi ki bana, "Yıkıntıların arasından süzülüp yatak odama giriyorum, çamaşır arıyorum. Bir keresinde askı geçirmişim elime. Öyle çıkmışım dışarıya. Eşim, 'Bu ne' deyince kriz geçirdim sokakta. Dperemle birlikte bütün kadınlar anında regl oldu. Yıkanamıyoruz diye çok üzülüyoruz. Analarımız, babalarımız, kardeşlerimiz toprak altındayken yıkanamayışımıza üzülmemize de ayrıca üzülüyoruz."

* Rengin Yasav, derme çatma bir şemsiye altında kurtulan yakınlarıyla birlikte oturuyordu. "Siz gazeteci misiniz? Anlatacaklarımı yazın" diye beni çağırdı. Fransız kurtarma ekiplerinin, enkaz altındaki kızkardeşiyle oğlunu, canlı olduklarına dair sinyal alınmasına rağmen, 1 saat çalışıp işi bırakmakla suçluyordu. Onlar gitmiş Ruslar gelmiş. Onlar da sinyalleri yeterli bulmamış, çekip gitmişler. "Oysa ben ablamla işaretleşiyorum. Abla, Engin, Ayhan son şans. Ben geldim bize ses verin" diyorum. Bir ses geliyor. Artık taşla mı vuruyorlar bilmiyorum. Ama dikkate almadılar. Verdikleri ses her gün azaldı ama koku yoktu. Bunlar yaşıyor yüzde 95. Yerlerde süründüm. N'olursunuz gelin diyorum. Hiçbir şey yapmıyorlar. Siz burayı oyun, kazın. Güçlü ses alırsanız biz geliriz diyorlar."

* Rengin Hanım, bir pilot binbaşının eşiydi. Ev hanımıydı, acılarının sıralandığı listede kadın olarak en önemli maddelerden biri de temizlikti. "Tuvalet ihtiyacımız gelecek diye korkuyoruz. Ne yapıyoruz biliyor musunuz? Büyük tuvaletlerimiz için şu yıkık apartmana giriyoruz. Küçüğünü şu duvarın arkasına yapıyoruz. Resmen kurtlanmak üzereyiz. Eşyalarımızın altında kocaman bir fare leşi bulduk. Aldık attık. Üstümüze şu kirli battaniyeleri örtüyoruz.

"Biz bebek olduk"
* Meral-Engin Yüksel çifti "içerde kalmış" anne ve babalarının cesetlerinin çıkmasını bekliyordu. Konuşmamızda bana en dramatik gelen kısım, Engin Bey'in "Ayakkabıcıydım. Artık gelirim var mı yok mu bilmiyorum ama daha önemlisi cesetlerimizle uğraşmaktan yeni doğan bebeğimizle ilgilenemiyoruz. Bir yakınımıza bıraktık o bakıyor. Onun da gidip yardım malzemelerini alacak gücü yok" demesi oldu. Meral Hanım da duygularını anlatırken bebeğine atıfta bulundu: "Şu anda hayata bir bebek gibi bakıyoruz. Hiçbir şeyi bilmiyoruz, tanımıyoruz. Her şey sıfırdan başlayacak. Bütün kavramlar yeniden anlam kazanacak. Biz de bebek olduk şimdi. Çok savunmasızız."

* Yağmurdan önceydi. Kokular tazeydi. Umut gel gitlerdeydi. Aşağıdakiler kokarken kokmaz geliyordu yukarıdakilere. Aslında kokmazlarken kokuyorlardı. İş makinelerinin uğultusu ansızın kesiliyor. Derinlerdeki can sesi duyulsun diye susuyordu herkes. Çocukların tıp oyunu gibiydi. Yağmur yoktu. Yanmak, üşümekten iyiydi. Emekli deniz astsubayı, Feridun Kavaklı, herkesin bu yeni hayata hemen uyum sağlamasına bozuluyordu. "Herkes sanki her şey normalmiş gibi davranmıyor mu, çok canım sıkılıyor" diyordu. Evi yıkılmış, 26 yıllık emeği gitmişti. Gözlerinin önünden hanımın bozdurdukları 10 bileziği geçiyordu. Sarı sarı bilezikleri hatırlamak, ruhuna narkoz etkisi yapıyordu.

* Bazı ölülerin yanma sebebiyle ciğerleri sırtlarından fırlamıştı. Bir doktor kadın, dövünüyordu sokakta: "Hayatımda böyle ceset görmedim." Doktor, sokakta cenazelerini bekleyenlere dönüyor, "En azından burada yangın yok" diye bağırıyordu.

* Yağmurdan önceydi. Herkes maskeliydi. Maskeler kah burunda, kah kafada, kah boyundaydı. Keyfe kederdi nerede duracağı. Islanmamak için ceset torbalarına sarınmaktan iyiydi. Toz, çamurdan iyiydi. Gönüllü gruplar hâlâ enerjikti. Temsa'dan Doğan Gündüz ve Mehmet Gökalp çıktı yoluma. İstanbul'dan 13 kişi, eşleriyle birlikte gelmişlerdi. Canla başla çalışıyorlardı ama bölge halkının sağ kalanlarının, dışarıdan gelenlere göre daha duyarsız olduğunu düşünüyorlardı. Tavla oynayanlara rastlamıştı, bir piknik havası içinde olanlara kızıyordu.

* Rutubet yoktu henüz. Yer; yer yer sallanıyordu. Yerin yer yer sallanması mal kurtarmak için ağır hasarlı evlere girmeye engel olamıyordu. İnsanlara canlarını yeniden neleri kurtarmak için tehlikeye attıklarını görmek yürek burkuyordu. Bir leğen, bir süpürge, eski tencereler... Emine Fidan el bezlerine sıkı sıkı tutuyordu. Çünkü kenarlarını kendisi oyalamıştı. Onları enkazda bırakamazdı. Füsun Sarı'yı, arkadaşına kurtardığı masa örtülerinden söz ederken buldum. "Az mı emek verdim bunlara" diyordu. İsmet Pehlivan, oğlunu kaybetmişti, karısı sağ çıkmıştı. Kucağında kitapları vardı. "Benim için önemli olan bunlar. Buradan gidiyorum. Kitaplarımı bırakamam" diyordu. Kucağına baktım, çoğu roman ve hikayelerdi...

Şehrin levhaları...
* Gazeteci misiniz diye ikinci kez el edildi bana, yanlarına çağrıldım. "Yazın" diyordu Reşit Günay, "Askerden yeni geldim. Halamın çocuklarını kaybettim. Eğridir Kurtarma ekibi yazıyordu arabanın üstünde. Suyla yıkanıp aralarında şakalaştıklarını, eğlendiklerini gördüm. Dövecektim az daha. Elimden zor kurtardılar."

* Şehrin bütün levhaları komik duruma düşmüştü. Ne "satılık" satılık, ne "kiralık" kiralıktı. Ne "Karadeniz Pide"de pide vardı, ne "yeminli mütercim" levhası doğruyu söylüyordu. Bütün trafik işaretleri de yalancıydı. Gerçi sokaklar artık evdi. İnsanın evinde böyle levhalar olmazdı.

* Yine de evcilik oynar gibi, koca koca insanlar meyve kasalarından ev yapmışlardı kendilerine. Çölde bir vaha bulmuş gibi sığındım yanlarına. Kasaların altı serindi, gölgeydi. Ali Karabektaş, Gençağa Güler, Murat Elmas, İsmail kılıç, Asiye Kılıç, Firdevs Aktaş, Zeliha Aktaş, Fehime Aktaş, Celal Kılıç, Emine Kılıç ile onlara gelen misafirler, o durumda bile gerçek bir ev sahibi gibi davranmaları bana çok dokundu.

"Bebeğim ağlıyor..."
* Yağmurdan önceydi. Kurtarma ekiplerinin köpekler için, yedi sülalesine yetecek kadar mama vardı ortada. Bebek mamalarının dağıtımı yapılamamıştı. Günseli Bodur'u, bebeğini beslerken buldum. "Mamayı az az veriyorum. Tam olarak karnı doymuyor. Belki bir kutu daha bulamam" diyordu. Bebeği sürekli ağlıyordu. Yağmur inince bir de üşüyeceğini bilmiyordu.

* Sokak evlerde seyrettiğim film, TV'lerden gösterilene benzemiyordu. TV'cilere jenaratörlerini depremin emrine vermedikleri için kızılıyordu. "Enkazdan adam çıkarmacayı" film gibi seyreden haberciler, cep telefonlarıyla merkezi arayıp, "Henüz çıkaramadılar. Bir kare bile çekemedik" deyince insanların içinde öfke kabarıyordu. Hem zaten TV'cilerin naklen yayın arabalarında kahve makinesi ve buzdolabı da vardı. Herkesin gerçeği kendineydi. Geceleri kimin uykusu daha derindi, belli değildi. İki arkadaş konuşuyordu. Adlarını soramadım. Biri diğerine şöyle diyordu: "Hadi bedenini şehir dışına taşıdın. Ya ruhunu nereye taşırsın?" Ve sonra bütün sözlerin üstüne bir de yağmur yağdı.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır