kapat

28.08.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
banners
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
MEHMET ALTAN(maltan@sabah.com.tr )


Eğer susarsanız...

Cenazesi kalkmamış kırk bin ölüye, bir o kadar yaralıya, harap olmuş onca kente rağmen "köktendevletçiler", aynen Susurluk skandalında olduğu gibi, "sisteme" yönelik eleştirileri "susturmaya" hazırlanıyorlar.

Orta kırat bir ülke olan Meksika'da 1985 yılındaki 8.2 şiddetindeki deprem yalnızca sekiz bin can alırken, Türkiye'de tarihin en korkunç facialarından birine dönüşen iç acıtıcı bilançoyu "zelzelenin şiddeti ve yaygınlığı" ile açıklamaya imkan yok.

Ama Türkiye'de haklı eleştiriler susturulurken "mantık" değil "güç" kullanıldığı için bu tür kıyaslamaların kıymet-i harbiyesi bulunmuyor.

İngiliz Observer Gazetesi istediği kadar Türkiye'deki yönetimde "demokratik bir devrime" ihtiyaç olduğunu yazıp dursun.

***

Şurada burada gözümüze ilişen "Türkiye artık eskisi gibi olmayacak" başlıkları eminim ki herkese Susurluk sonrasını hatırlatıyor.

O skandalda da herkes "cinayeti gördü" ama bugün bir tek tutuklu bile yok.

O zaman da neler yazılmış, neler söylenmişti.

***

Kabinenin en genç üyesi olan Turizm Bakanı Erkan Mumcu partisinin grubunda "Türk siyasi ve idari yapısı iflas etmiştir ve deprem bu iflasın tescili olmuştur" diyor.

Milliyet Gazetesi'nin Genel Yayın Müdürü Yalçın Doğan da "Susurluk'tan depreme" başlıklı yazısında "geçmiş yetmiş beş yılın acısı ve vurdumduymazlığı ile kavrulan halktan" söz ederek şöyle devam ediyor:

"Şimdiki deprem ise 75 yıllık Cumuhriyet'in sadece en büyük faciası olmakla kalmıyor, aynı zamanda 75 yılın sorgulanması anlamını taşıyor. Türk siyasal sisteminin, idari sisteminin sorgulanması.

Halktaki tepki onun için ölü sayılarıyla sınırlı değil. Benzer biçimde basındaki tepki sadece bu olayları aktarmakla sınırlı değil. Bunun çok ötesine taşan bir hesaplaşma. Halkın devletiyle hesaplaşması."

***

Ancak, halkın vergileriyle yaşattığı devletten hesap sorabilmesi "demokratik bir geleneği" gerektiriyor.

Türkiye'de "yöneten" ve "yönetilen" ayırımı yerleşmediği gibi bir de devletin kurumları arasında "sadece övülecek asla eleştirilmeyecek" kurumlarla eleştirilebilecek kurumlar ayrımı var.

Çağdaş demokrasiler ise vergileriyle maaşlarını ödediği "yönetenlerden" beceriksizliklerinin hesabını sonuna kadar sormakla kalmıyor, hiçbir devlet kurumunu da "eleştiri dışı" kabul etmiyor.

***

Aşağıdaki gazete haberini bizim gibi birçok okuyucu da okudu:

"Karamürsel'de herkesi şaşırtan bir olay yaşandı. Karamürsel'de Amerikalılar'ın inşa ettirdiği eski muhabere üssünün 100 metre yakınındaki binalar çökerken, 15 yıl önce Türk Silahlı Kuvvetleri'nin denetimine geçen üsteki binalarda tek bir çatlak oluşmadı.

Bu binaların depremi hasarsız atlatması bölgede günün konusu oldu. Vatandaşlar, bu olayı 'istenirse depreme dayanıklı binalar yapılabilirmiş' şeklinde yorumladılar.

Amerikan üssünün kapanmasından sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na devredilen depreme dayanıklı bu sağlam binalar, halen Karamürsel Deniz Eğitim ve Öğretim Merkez Komutanlığı olarak kullanılıyor.

Halbuki yeni yapılan Donanma Komutanlığı onca insanı ile birlikte yerle bir oldu."

Haberi okuyan vatandaşlar, vergileriyle inşa edilen bu binaların müteahhitini hâlâ öğrenebilmiş değil. İhalenin nasıl yapıldığını da...

Aynen Susurluk'da olduğu gibi, belli ki bu depremde de "devletin röntgeni" net bir biçimde çekilemeyecek.

***

Köktendevletçi geleneğin bunu da atlatmaya hazırlandığının diğer işaretleri de yavaş yavaş beliriyor.

Örneğin, İçişleri Bakanlığı'nın valiliklere gönderdiği "acil teleks mesajı" da bizim çok aşina olduğumuz bir üslupla yazılmış:

"Deprem felaketi sonrasında ulusal, bölgesel ve yerel yayın yapan bazı TV ve radyolarda, toplumu ümitsizliğe sevk edici, devletimizi ağır ve haksız bir şekilde eleştirici, toplumda nefret duygusu uyandırarak, milli birlik ve manevi değerlere ters düşen yayınların yapıldığı duyumları alınmaktadır."

Mafyacı müteahhit, bürokrat ve siyasetçi arasındaki "çıkar üçgeni" nedeniyle oluşan "facia", milli ve manevi değerlere ters düşmüyor ama bunun hesabını milletin devleti yönetenlerden sormak istemesi ters düşüyor.

Nedense "milli ve manevi değerler" hep "yönetenlerin" eleştiri dışı bırakılmasını sağlayacak bir biçimde tarif ediliyor.

Vergisiyle yönetenlerin maaşını ödeyen de halk, özenli ve şeffaf bir devlet yapısına sahip olması halinde yaşabilecekken böyle bir yapı kurulmadığı için ölen de halk.

Ama bu halk kendi ölülerinin hesabını sormaya kalkarsa bunun adı "nefret duygusu", "ağır ve haksız eleştiri", "milli birlik ve beraberliği yıpratmak", "toplumu ümitsizliğe sevk etmek" oluyor.

Halkın denetimsiz ve çürük binalarda ölmesi, devletin örgütsüzlüğü nedeniyle enkazın arasında sürünmesi serbest ama bunun hesabını sorması yasak.

Devleti yönetenlerin emri açık:

"Öl ama konuşma."

***

Aslında toplumu, her türlü facianın ve rezaletin ardından bu "köktendevletçilere" hesap soramamak ümitsizliğe sevk ediyor.

Susurluk bir hesap sormanın kapısını aralar gibi olmuştu ama arkası gelmedi.

Meclis'i aşağılayarak komisyonlarda hesap vermeyi reddedenlerin kimliklerinden, cinayetlerin kesin belgelerine kadar her şey dosyaların arasında kaldı.

***

Türkiye'de halkın denetleyemediği ve rezaletlerini suçüstü yakaladığı halde hesabını soramadığı bir devlet yapılanması var.

1939 yılında Erzincan'da ölenlerin hesabı mı soruldu?

Bütün dünyada aydınlığa kavuşturulan Lockheed skandalı mı ortaya çıkarıldı?

Susurluk'un suçluları mı yakalandı?

Hiçbiri olmadı.

Bu rezaletlerin ve faciaların sorumluları "devletimiz büyüktür, devletimizi yıpratmayalım" demeçlerini vererek utanmadan ortalarda dolaşıp, devlet rantından paylarını almayı sürdürdüler.

"Bunların hesabını soralım ki bir daha başımıza gelmesin" diyenler binbir belayla karşılaştılar.

***

Köktendevletçiler, bu ülkede yaşayan vicdan sahibi herkesin ruhuna kazınan bu son acıyı da tehditleriyle sindirip, unutturmak istiyorlar.

Unutmayanı da susturmaya hazırlanıyorlar.

Ama bu sefer de unutur ve susarsanız, bütün bilimadamlarının söylediği gibi, bir sonraki facia sizi ya da bir sevdiğinizi öldürecek.

İnsanlar unutsa ve sussa da, doğa unutmuyor çünkü.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır