Enlem ve boylam çizgileriyle de simgeselleşmiş yuvarlak Dünya, gözleri hedefe dikilmiş, gövdesine göre ufacık kol ve ayaklarıyla yıldızlar arasından rüzgarlanarak ileri fırlarken; bir hayli uzaktaki kızıl Ay, şaşkın bir yüzle söyleniyordu:
- Allah Allah acelesi ne ki?
Salih Memecan, karikatürünün tepesine bir de ufacık bir not yazmıştı; "Dünya yardıma koşarken..."
Bizde insanlık dehasının üst düzeylerinde yüzen iki yaratıcılık alanından biri şiirse, öteki de karikatürdür..
Silah teknolojisindeki boşluğu, bol piyade kalabalığıyla doldurma gereksinmesinden kaynaklanan, potansiyel bir kahramanlıkla övünme koşullanmaları; hem artık çok demode kalmaktadır, hem de çok su götürür..
Ama bedelini kendi katkılarınızla ödemeden, doğuştan edindiğiniz etiketlerle kolayından bir övünme açlığı içindeyseniz; Türk edebiyatının ozanlarıyla da, Türk mizahının karikatüristleriyle de, kimsenin gözünde gülünç duruma düşmeden, dilediğiniz kadar övünebilirsiniz..
Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi
Kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni
İnsanlık dehasının yarattığı tanrısal derinliklerdeki edebiyat evreninin galaksilerinden biridir bu dizeler..
Bir de Turhan Selçuk klasiklerinden bir özet: Bir cami kapısında, sıra sıra duran çıkarılmış ayakkabılar arasında, bir çift çıkarılmış ayak...
Ayakkabısı olmadığı için ayaklarını çıkararak camiye girmiş bir yoksulun ayakları..
Geleceklere kimliğini kazıyamamanın ezikliğinde, kartvizitini geçmişte arama zorlanmasına uğramışlığın bir göstergesi olan, hamaset abartmalarını bir tarafa bırakın..
Türk şiiriyle Türk karikatürü, palavra balonlarına hiç gereksinme duymayacak bir yücelikte..
Tabii böylesi bir sanat bütünleşmesinden, yaşamsal bir lezzet çıkarabilenler için...
Buna karşılık özellikle bizim valiler, "Devlet" kavramının tanımlamasını bilmiyorlar.
Kendilerini "Devlet"in temsilcisi sayıyorlar.
Onlara göre "Devlet", Hazine'den geçinenlerden oluşan yöneticilerin tümü... "Millet" de yönetilenlerin tümü..
Ayıp ayıp...
Bir demokraside ne böyle "Devlet" tanımlaması olur, ne de "Millet".
Örneğin Ankara valisi de "Devlet"i mi temsil ediyor Ankara'da?
Ya peki Parlamento, Hükümet ve Yargı erki; fotoğrafı çekilemeyen bir "Devlet" organizmasını oluştururken; Ankara'nın dışındaki valileri kendilerinin ortak temsilcisi olarak mı atıyorlar oraya?
Yani bir vali aynı zamanda Parlamento'nun da temsilcisiyse, atandığı ilin milletvekilleri neyin temsilcisi?
Vali aynı zamanda yargı erkinin de temsilcisiyse, yargıçlar neyin temsilcisi?..
Çeşitli bakanlıklara bağlı kamu görevlilerinden hiç biri, bir "Devlet"in egemenliği altındaki sınırlar içinde "Devlet"in temsilcisi değildir.
Vazgeçtik valileri; ne Parlamento Başkanı "Devlet"in temsilcisidir, ne Hükümet Başkanı, ne Yargıtay Başkanı..
Sadece büyükelçiler temsil ederler "Devlet"i dış ülkelerde.. Bir de Cumhurbaşkanı..
Peki nerden geliyor valilerin "Devlet"i temsil ettikleri inancı?
Padişahlık döneminden efendim. Çünkü mutlakiyetlerde "Devlet", "Millet'in örgütlenmiş biçimi" değil, bizzat kralın yahut padişahın kendisidir..
Ve valiler, kralı yahut padişahı temsil ederler teba'ya yahut kullar'a karşı...
Bizim valiler de hala padişahı temsil ediyorlar -o padişah kimlerse- adına "millet" denilen yönetilenlere, yani kullar'a karşı..
O nedenle de arada sırada bağırmalar duyuluyor, "Devlet-Millet elele" diye...
Aslında bu "Padişahla kulları elele" anlamınadır.
Ve Türkiye hala Padişahlık dönemindeki koşullanmaları aşamamıştır. Aşması için de Ankara tarafından, hiçbir dönemde, hiçbir çaba harcanmamıştır...