Fiziki manası ile "akabe", çok meyilli olan ve insanın zorlukla tırmanabildiği bir araziyi ifade etmektedir.
Sosyal ve dini manası ile "akabe", farklı bir boyut kazanmıştır. Bu manayı o kavrama Yüce Allah yüklemiştir. Yüce Allah, insana yaptıklarının bir kısmını şöyle anlatmaktadır: "Biz insana iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona iki yolu, yani doğru ile eğriyi göstermedik mi?" (Beled,8-10)
İki göz, bir dil ve iki dudak kafanın organlarını temsil etmektedirler. Bu organları sayarak Yüce Allah, insanın beynini kastetmektedir. Yüce Allah'ın insana vermiş olduğu beyin ve onun bütün meziyetleri, en önemli nimetlerdendir. Daha sonraki ayetlerde beynin, gönülü harekete geçirip neler yapması gerektiğini anlatmaktadır.
"Fakat insan, dik yokuşu aşamadı. O dik yokuş nedir bilir misiniz? Köle azad etmek, veya açlık gününde yakını olan bir yetimi veya aç-açık bir yoksulu doyurmaktır." (Beled,11-16)
İşte Yüce Allah, "akabe" denen dik yokuşa, sosyal ve dini manasını bu ayetleriyle vermiştir.
Köle azat etmenin manası, insanların hürriyetlerini kazanabilmeleri için yardımda bulunmaktır. Hürriyetin uğruna insanlara yardım etmek, onların hukuki kelepçelerini çözmek, beyinlerindeki zincirleri kırıp hür düşüncenin havasını tattırmak, gönüllerindeki ufkun sonsuzluğunu onlara hissettirmek uğruna yapılacak çalışmalar çok dik bir yokuştur. Çünkü köleleşmiş insanlar, bizim depremimiz gibi beton blokların altında kalan insanlardan farkları yoktur. Onların beyni ve onların gönlü her zaman beton yığınlarının altındadır. Yüce Allah bindörtyüz sene önce, insanları, köleleştiren zincirleri ve beton blokları kırıp kaldırmayı dik bir yokuşa benzetmekle "akabe" kavramına hem hukuki ve hem de fikri bir anlamda yüklemiştir.
Dik yokuşun diğer bir boyutu da, şu anda Türkiye'mizin yaşadığı deprem olayının geriye bıraktığı yetim ve toprakta sürünen insanların haline tercüman olmaktır. Yetimin ve fakirin elinden tutup kaldırmak da çok zor ve çok dik olduğu için Allah onu da "akabe" kavramının içine koymuştur. Hepimizi gönülden yaralayan, ağlatan, titreten depremin enkazları altında kurtarılamayan insanlar ahirete intikal ettiler. Şimdi esas enkaz, onların geride bıraktıkları yetimlerin elinden tutmak, evsiz-barksız kalan ve ayetin tam ifadesi ile toprakta sürünen insanların ihtiyaçlarını karşılamak, bizim için hem bir manevi imtihan ve hem de insanlık görevidir.
Artık anne kucağı göremeyecek, dilinden anne sözcüğü, baba sözcüğü dökülmeyecek, karşılığı olmayan bir sevgi duygusunu tadamayacak yetimin mallarını korumak, malsız olanlarının ihtiyacını gidermek, onları büyütüp tahsillerini yaptırmak, tırmanması çok zor bir yokuştur. Bu yokuş Everest tepesine tırmanmaktan daha zor olan bir yoldur. Nefsin sarp kayalıklarının, yılan ve çıyanlarının vadisinden geçip bu sosyal ve dini yokuşa tırmanmak ve onun doruk noktasına ulaşmak, kamil insan olmanın göstergesidir.
Onları rahat ettirmez, onların iniltisini duymaz, onların ahlarına çare aramazsak esas o zaman Alah ile aramızdaki ilişkilerde büyük depremler olacaktır. Bu depremin geriye bıraktığı her yetim, manevi imtihanımızın birer sorusu olmaktadır. Enkaz altındaki insanları kurtarmak için koşan bu millet, o yetimlerin ihtiyaçları ve yetiştirilmeleri için de koşacak mıdır?
Yetim ve toprağa düşmüş fakir için hiçbir sosyal ayrımcılığın yeri yoktur. Onlar millet üstü ve evrensel probleme sahiptirler. Yetimlik kavramı, dış alemin sorusu olmaktan çıkmış bir gönül meselesi haline gelen bir kavramdır.
Yüce Allah bu sosyal ve dini akabeyi tırmanıp doruk noktasına ulaşan insandan daha sonra iman ve yararlı iş istemektedir. Başka bir ifade ile, yetimin ve toprakta sürünen fakirin elinden tutup kaldırmayı tüm insanlığın, yani insan olmanın görevi olarak görmekte, daha sonra iman ve ameli düşünmektedir. Çünkü, yetimin ve toprakta sürünen insanın elinden tutmak tüm insanlığın erdeminin göstergesi olmaktadır. Bu millet Yüce Allah'ın akabe dediği dik yokuşu tırmanacak ve önüne çıkan tüm engelleri aşacaktır. Böyle bir milletin içinde olmak, büyük bir onur değil midir?