6-7 yaşlarında iki küçük çocuk, ellerindeki kuru ekmeği koparıp ağızlarına atarken, bir yandan da "Anne" diye ağlıyorlar. Gözyaşları yanaklarından süzülen yağmur damlalarına karışıyor.
İki yavrusunu da depremde kaybeden anne "Hiç değilse birini bulun bana" diye yalvarıyor.
Onlar ve binlerce benzerleri, sorumsuz, vicdansız, hırsız müteahhitlerin kurbanı.. Depremin değil..
Acaba Bülent ve Rahşan Ecevit çifti depremin ertesi günü enkazlar arasında perişan, omuzları çökmüş, vaziyette dolaşırken "Bu olay olmasaydı biz bu çürük yapıları yapanların da, bu yorgun, fakir milletin parasını sahtekârlıkla cebe indiren tüm alçakların da bir kalemde affedilmesini sağlayacaktık" diye düşündüler mi hiç? Çok merak ediyorum.
Af yasası istediğini söylediğinde Rahşan Hanım'a, bunu eyleme dönüştüreceği anlaşıldığında Bülent Bey'e anında tepki gösteren basına yine kızmışlardı. Oysa bugün bazı bakanların, bazı liderlerin, RTÜK Başkanı'nın veya Kızılay Başkanı'nın kızdığı, susturmaya çalıştığı basın görevini yapmasa Türkiye de bu tür felâketlerin benzerlerinin 50 , 100 yıl sonra da yaşanacağından hiç şüpheniz olmasın.
Adam yakalanamıyor ama saklandığı köşeden itiraflarını sürdürüyor; "İnşa ettiğim 3 bin daireden 480'i göçtü. Ben inşaatçı değil edebiyatçıyım. Müteahhitliği zaman içinde öğrendim.."
Öldüre öldüre öğreniyor.. Sınama-yanılma metoduyla.. Ama bunun suçlusu sadece o mu?
Arena programında Kadastro Müdür Yardımcısı'nın müteahhitlik yaptığını görüyoruz. Devlet arazilerini yağmalayarak satıyor. Üstüne de evleri kendi eliyle dikiyor. Bunun suçlusu sadece kendisi mi?
Beykoz'da emlâkçı Şükrü "Şimdi kibarlaştı herşey. Rüşvet değil bağış alınıyor" diyor, orman yağmacısı "Parayı verdin mi at koştur" diyor. Tek suçlu rüşveti alarak kaçak yapılara izin veren belediye başkanları mı?
Sayın Ecevit, eşi ve aynen Cumhuriyet öncesinde, düzenin olduğu gibi kalması için direnen gericiler benzeri, çağdışı yönetimde ısrar eden diğer liderler ve siyasetçiler versin bu soruların cevabını..
Onlar cevap versinler, çünkü bu çarpık kazanç anlayışının yerleşmesinde ve binlerce kişinin bencil yanlışlar yüzünden ölmesinde en büyük suç payı, hırsızı, soyguncuyu, yalancıyı koruyan, kollayan, affeden siyasilere aittir.
Bugün de, başında olduğu belediyeleri soyarak yurtdışına kaçan belediye başkanları, kaçakçılar , banka soyguncular, affedilirse yarın, öbürgün ve daha sonrasında bunun cezasını Türkiye çekecektir.
Af Yasası depremin ülke çapında yarattığı infialden de etkilenmeden sessiz sedasız komisyondan geçmiş.
Eğer Meclis'ten de geçecek olursa halkın tepkisini nasıl durduracaklar bakalım.
Orhan Tokatlı'nın "Kırmızı Plakalar" kitabında dönemin başbakanı Yıldırım Akbulut'un ağzından Cumhurbaşkanı Özal'ın da bugünkü "yanlış yapanı koruyan" anlayışın aynısına sahip olduğu anlatılıyor. Bakın nasıl;
Başbakan Akbulut, Bayındırlık Bakanı Cengiz Altınkaya hakkındaki suistimal ve rüşvet dedikodularından rahatsız olduğunu, cumhurbaşkanı uygun görürse onu görevden almak istediğini söylüyor.
Özal bu isteğe "Hele biraz bekle. Bunlar söylenir, sonra durur. Görevine devam etsin" diyerek karşı çıkıyor. Söylentiler artıp, Akbulut kararında israrlı olduğunu bildirince ise onu şaşkınlığa sürükleyen şu sözleri söylüyor;
"Yıldırım, ne kadar aceleci, sabırsız ve peşin kararlısın. Altınkaya ne yapıyor? Rüşvetle, suistimalle mi suçlanıyor? Peki devlet parasına mı dokunuyor? Hayır. Eğer bu işi yapıyorsa müteahhitlerden alıyordur. Bunun da hükümeti hiç rahatsız etmemesi lâzım."
İşte bu devlet anlayışı ve devamı Türkiye'yi bir üçüncü dünya ülkesi konumuna düşürerek bugün de karşımıza çıkıyor.
İşte bu başıboşluğa acilen "dur" denmesi gerekiyor.
Halkın hata yapan bakan, belediye başkanı ve diğer kamu görevlilerinin hakettikleri şekilde cezalandırılmaları isteğini gündemden düşürmemeliyiz!