kapat

22.08.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
banners
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Kendisinden başka kimsesi kalmadı
Bir küçük dağ misali duran enkaz yığının ucunda çaresiz bir kadın: Elif Yaşar... Naylona sardığı, uçları yırtılmış bir kâğıt tomarından başka hiçbir şeyi kalmamış... Gözlerinin ışığını, elindeki kâğıt tomarına düşürerek mırıldanıyor: "Bir çulum bile kalmadı..."

İzmit-Adapazarı-Yalova üçgeni, havadan değil de yerin altından gelen bomba taarruzu ile tahrip edilmiş bir görünümde. Adapazarı-İzmit karayolu tek şeritten verilmekte, özel arabaların özellikle geceleri trafiğe çıkmaması sürekli olarak anons edilmekte. Sapanca-Arifiye köprüsü, belinden ikiyi bölünmüş... Yol, tülbentten geçirilmiş beyaz peynir misali yer yer yarılmış, kimi yerlerin asfaltı yamanmış ama, kimi yerde yine de ekmek bıçağı sırtı kalınlığında yarıklar durmakta...

Adapazarı Adnan Menderes Bulvarı'nda Sakarya Gençlik Merkezi önünde duruyoruz. Necati Doğru, yiyecek dağıtan askerlerden biriyle konuşuyor, Nebil Özgentürk'ün bir elinde kalem-kâğıt, ötekinde fotoğraf makinesi, durmadan deklanşöre basıyor.

Gençlik Merkezi'nin tam karşısında, yirmi yıldır bitirilemeyen Kültür Merkezi binası yıkıldı yıkılacak. Çevresinde Çin Seddi'ni andıran bir ekmek duvarı... Rasgele birini elime alıyorum. Çoğu küf bağlamış olsa da, caddeye düşen kolon parçalarından daha sağlam...

"Çadır istiyorum..."
Adnan Menderes Bulvarı'nın Akşemsettin Caddesi'ne açılan penceresinde bir yaşlı adam. Elinde bir karton kutu. Kutunun içinde birer paket çay, süt, meyve suyu ve kraker...

Göğsüne inen beyaz sakalı, yaşadığı facianın dehşetinden daha bir beyaza kesmiş sanki.

Adını soruyorum:

"Hacı Amca olarak bilirler beni" diyor.
Deprem, çok şükür, hısım akrabasından, çoluk çocuğundan, torun torbasından hiçbir "can"a el koyamamış. Evi de, şimdi kendisinin olduğu gibi dimdik ayakta. Ama o meş'um geceden beri, "ev"inin taşrasında yakıyor ömrünün kandilini...

Şimdiye kadar yaşadığı ve bundan sonra yaşayacakları üzerine bir "fikir" beyan etmekten yana gözükmüyor. Aklının oltası "çadır"a takılmış kalmış...

Kaç yaşındasın, ne iş yaparsın, kaç oğlun kızın var, torunlarının durumu nasıl, günün nasıl geçiyor, gecelerin mumunu nerede söndürüyorsun...

Hangi soruyu sorsam, karşılığına "çadır" sözcüğünün duvarı örülüyor:

"Bir çadır versinler bana..."

Bir "çul"u kalmamış...
Adapazarı'nda depremin darbesine teslim olan bir başka mahalle de "Bağlar"...

1. Sokak'ın hemen ucunda, birbirinin ikizi gibi duran; biri beş, öteki altı katlı iki bina... Altı fırın olan beş katlısının yüz çizgilerinde bir kaç "çatlak"... Ötekinin ise giriş katı, olduğu gibi yerin altında kaybolmuş... Sanki başı, omuzu üzerine düşmüş de bir derin uykuda...

Mahallenin gençleri, güvenlik gerekçesiyle yolun ağzını kapatmışlar.

Gençlerle konuşuyorum.

Hepsi de tam 83 saattir, mahalle muhtarı dahil bir "Allahın kulu"nun semtlerine uğramadığından şikâyetçi...

Bu "kardeş" binaların karşı komşusu ise bir moloz yığınına dönüşmüş... Bir küçük dağ misali duran yığının ucunda çaresiz bir kadın: Elif Yaşar...

Naylona sardığı, uçları yırtılmış bir kâğıt tomarından başka hiçbir şeyi kalmamış... Artık kendisinden başka hiçbir kimsesi yok.

Beş katlı binada sekiz hane kalıyorlarmış... Evin sahibi Fransa'da yaşamakta imiş. Aslında bina dört katlıymış... Fakat, ev sahibi kaçak olarak beşincisini de çıkmış...

Elif kadın, 23 yaşındaki oğlu ile, 17 yaşındaki kızını kurban vermiş depreme.

Gözlerinin ışığını, elindeki kâğıt tomarına düşürerek durmadan şu üç kelimeyi mırıldanıyor:

"Bir çulum kalmadı..."
Mahalle gençlerinden biri, sözü kadının ağzından alıyor:

"Buranın altı kahve idi. Biz de otururduk. Adam, kahve daha genişlesin diye kolonları kestirdi. Giriş katında kolon kalmayınca da depremde un ufak oldu koca bina..."

Gencin bu tespiti, daha sonra Gölcük, Hisareyn, Yalova gibi yerleşim birimlerinde de karşımıza çıkacaktı. Özellikle, biraz daha "geniş" oto galerisi, kahvehane, market gibi işyeri mekânı elde etmek için giriş katlarının kimi kolonları kesilecek, bu da depremde bu binaların önüne geçilmez enkazının nedeni olacaktı.

"Biz, niye geldik?"
Bu sırada giyim-kuşamından "kurtarıcı" olduğu anlaşılan bir grup beliriyor sokağın ucunda.

Bir gün önce Giresun'dan yola çıkıp sabah Adapazarı'na giren sivil savunma ekibi...

Başlarında Hüseyin Çil. Tam 13 kişiler...

Sabah, "Kriz Masası"na gitmişler. "Masa" da onları buraya göndermiş...

Hüseyin Çil, bir Elif Yaşar'ın 83 saattir nöbetini tuttuğu enkaz yığınına bakıyor, bir onun karşısında "ikiz kardeş" misali duran, yıkıldı yıkılacak iki binaya...

Ardından, aklından geçeni açığa vuruyor:

"Bizi buraya niye gönderdiler? Ne yapabiliriz ki burada?"

Bakıyorum, sokakta bir enkaz kaldırma aracı olmadığı gibi, sivil savunma ekibinden hiçbirinin elinde bir kazma kürek dahi yok...

Bu kez ben soruyorum Hüseyin Çil'e:

"Sahi, ne iş yapar Kriz Masası?"

REFİK DURBAŞ


Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır