kapat

20.08.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
banners
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Ölümde doğdular
Köle çağlarının forsaları bile böyle kürek sallayamazdı. Bütün Türkiye günlerdir umuda ve yaşama kazma kürek sallıyor. Bu sayede, apartman enkazlarından hamile kadınlar, bebeler çıkartıldı. Kürekler yoruldu.

Meşum 17 Ağustos'un 03.01'inden, elinizdeki gazeteyi tuttuğunuz şu saatlere kadar "kaç yıl" geçti biliyor musunuz?

50 saat gibi görünse de, 50 yıl geçti, taşların, blokların gölgesinde kımıldayamadan yatanlar için...

50 yıl kadar uzun 50 saat!..

Yaşamın normal şartlarında nasıl geçiverdiğini bilemediğimiz o 50 saat, taşların altında, yıllara dönüşmez mi?

Ölmek istesen, ölemezsin...

Kurtulmak istesen kurtulamazsın...

Saniyeler günlere, dakikalar yıllara döner taşların altında...

Hele bacaklardan, kollardan biri kısılıp kalmışsa bir kirişin cenderesinde, kafatasını oynatmak imkansızsa bir kolonun altında...

Yemesiz, içmesiz, susuz nasıl geçer dakikalar, ölüme bir nefeslik uzaklıkta, kımıldamadan duran bir umut anıtı gibi...

İlk sarsıntıda yatağından fırlamaya fırsat bulamaksızın, son duaları dudaklarında, kızgın taşa düşmüş su damlacığı gibi kuruyuveren insanlar için, zaman başka anlamdadır, dışardakiler için başka anlamda...

Zelzele sırasında ruhlarını hemen teslim edenler için zaten söyleyecek söz bulunmaz...

Hayatın, kendilerine, "hayırlı bir ölümü bile çok gördüğü" zavallı insanlarımız onlar...

Ama enkaz altında halen kurtarılmayı bekleyenler için zaman, ölüme durmuş bir kum saati gibi, tane tane uzayıp gider, yaşamdan ölüme istasyonsuz bir demiryolu misali...

Yukarıdan düşen her kum zerresi, öteki dünyaya uzanan ölüm demiryolunun kilometre taşı gibidir...

Dışardan gelen kazma kürek sesleri içeriye uzanır...

Bir kum taneciği daha düşer...

Bir ekskavatörün motor devri yükselir...

Bir kum taneciği daha düşer...

Bir kazma sesi yankılanır... Bir iki kürek sesi yılan gibi kıvrılır blokların arasından...

Bir kum taneciği daha düşer...

Bir kurtarma kepçesinin çeliği beton bloğu çizer, karşı apartmanın kaldırımında bir kadın ökçesi yankılanır...

Bir kum taneceği daha düşer...

Bir erkek öksürür dışarda...

Bir kum taneciği daha düşer...

Sonra usul usul insanın aklına ölüm düşmeye başlar...

Ölüm, kum taneciklerini izler, kum tanecikleri umudu tüketir...

Ve bir kum taneciği daha düşer...

Çocuklar gelir akla, Gülay acep şimdi ne yapmaktadır, Dilek yoksa ölmüş müdür? Ali, en son gördüğümde neredeydi? Kocamı bir daha görebilecek miyim?

Sonra bir kum taneciği daha düşer, ölüme doğru...

Sonra, belki mahalle bakkalına kalmış, veresiye defterindeki küçük hesap düşer akla...

Acep bakkal alacağını helal eder mi ki?..

Sonra bir kum taneceği daha düşer...

Yine ölüm düşüncesi sıkıştırır kan basıncını...

Beyin ölümü düşünür, yürek ölümü iteler...

Kan sıkışır, kollara hücum eder, son bir takatle eller yerinden kımıldamayan beton kolon üzerinde umutla dolaşır, bir zayıf nokta arar...

Birkaç kum taneciği daha düşer...

Hayatla ölüm arasında ancak birkaç metre mesafe bulunduğu halde, kurtarmaya çalışanlarla kurtarılmayı bekleyenler arasında sanki aşılmaz sıra dağlar dizilmiştir.

Ölüme durmuş kum saatinin tanecikleri hiçbir şeyden habersiz, giderek hızlanan bir ivmeyle aşağıya düşmeye devam eder...

Ta ki son tanecik düşünceye kadar...

***

Deprem bölgesindeki beton enkazların üzerinde 50 saattir bir iniyor bir kalkıyor, kazmalar ve kürekler...

Bir iniyor bir kalkıyor kazmalar...

Bir giriyor bir çıkıyor kürekler...

Elden ele geziyor, kesme, koparma, sökme aletleri...

Şu lanet olası "ev-mezar"lardan bir kişiyi daha canlı çıkarmak için...

Öyle canla başla, öyle fasılasız indi kalktı ki kollar, artık kürekler yorgun düştü...

Ama bloklar altında, karınlarındaki bebeleriyle hayatı bekleyen kadınlara ulaşıldı...

Doğmamış çocukları için direnen kadınlara...

Hamile olmasalardı, belki de çoktan ölüme pes edecek kadınlara...

O kadınlar hastaneye kaldırılıp, "ölüm bebeleri" dünyaya getirildiler...

O bebekler ki, daha doğmadan, daha ilk oksijeni ciğerlerine çekemeden, annelerinin rahimlerinde "mahpus" düşmüşlerdi.

Onlara anne karnına mahpustular, anneleri ise enkaz bloklarına...

Anneleri onlar için direndi...

Susuzluğa ve kimsesizliğe...

Ve umutsuzluğa...

İyi ki kazmalar kürekler susmadı...

Çok yoruldu kürekler ama iyi ki insanlar yorulmadı, insanların yürekleri umutsuzluğa yenik düşmedi...

Yorulmadıkları için de anne karnında doğmayı bekleyen bebeleri, annelerinin elinden fırlamış, küçücük minicikleri hayata kavuşturdular...

İnsanlar kum saatiyle yarıştılar, düşüp duran kum tanelerine inat, kazmaya devam ettiler...

Ama kum saatinin üst tarafındaki tanecikler azaldıkça, kurtarma kürekleri, yerini başka küreklere bırakmaya başladı, hızla...

Bunlar, mezarcıların kürekleri...

Aynı afette, aynı felakette, doktorların sihirli parmakları bebeleri hayata taşırken, bir yandan da başka kürekler uzun servi ağaçlarının gölgesinde, kurbanlar için rahat uyuyacakları kara toprağın kalbinde çukur kazıyorlar...

Savaş kışlaları gibi, mezarlıklar dolup boşalmaya başladı artık...

Hayatın, kendilerine "huzur içinde" ölme hakkını bile çok gördüğü kurbanlar manga manga toprağa verilmeye başlandı.

İstanbul'da Avcılar, Ambarlar mezarlığı doldu gibi, Firuzköy mezarlığı dolmak üzere...

Tabiatın insanlara oynadığı en kalleş oyun, gece vakti insanları yataklarında kıstırıp perişan eden zelzele, aradan geçen üç gün içinde, kurban yakınlarını acıklı biçimde ikiye ayırıverdi...

"Ölüsünü bulanlar"la, "ölüsünü hala arayanlar" diye ikiye ayrıldı insanlar...

Buldukları yakınlarını bir kefene sarıp, cenaze namazını kılanlar, şimdi kabrin başında sabır ve tevvekkülle dua ediyor, onların yarım kalmış dualarını tamamlıyorlar...

Daha şanssız olan binlerce insan ise, enkazlarda yakınlarını aramaya devam ediyor...

Kum saatleri işlemeye devam ediyor.

Yukardaki kum zerreleri giderek azalıyor.

***

Talihsizliklerin, ihanetin ve tuzakların yüzünden ne sevinip mutlu olmaya, ne de üzülüp feryat etmeye doğru dürüst fırsat bile bulamayan Türk insanı, umutla, umutsuzluk; hayatla ölüm, tevekkül ile isyan arasında sarkaçlanıp gidiyor.

Bu milletin bulunur mu acep kurtaracak bahtı kara maderini?..

İlker SARIER


Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır