Deprem bu doğal afetlerin en korkunçlarından. Sel, yangın, çığ gibi afetler, en azından bir süre önce farkedilebiliyor, ama deprem öyle değil, önceden hiçbir şekilde tahmin edemiyorsunuz. Geliyor, yıkıp gidiyor.
Buna rağmen depreme karşı da yapılacak çok şey var ve yapılıyor da. Örneğin dünyanın en büyük depremlerinin yaşandığı Japonya'da binalar 9 şiddetindeki bir depreme bile dayanacak ölçüde inşa ediliyor. Nitekim Kobe'deki deprem hariç Japonya'da son 20 yıldır sarsıntıyla yıkılan bina yok, tabii ölüm de olmuyor.
Ancak ne kadar önlem alırsanız alın, yine de bu korkunç doğal afete karşı çaresiz kalabiliyorsunuz. İşte yukarıda sözünü ettiğim Kobe, San Fransisco depremleri bazen önlemlerin ve sağlamlığın da çare olmadığının kanıtı.
Şimdi dönüp Türkiye'ye bakalım. Türkiye deprem kuşağı üzerinde. Özellikle batı bölgesinin altında kırık fay hattı var. Yani Türkiye'de deprem olması sürpriz değil.
Ama buna karşı alınacak önlemler de var. Can kaybına çürük binaların kağıt gibi devrilmesi neden oluyor. Oysa bugünkü inşaat teknolojisinin ulaştığı nokta, Türkiye'deki şiddetli bir depreme bile dayanıklı binalar yapılmasına olanak sağlayacak güçte.
Peki nasıl oluyor da bazı binalar sanki kumdan yapılmış gibi darmadağın oluveriyor? Cevabı basit, içinde vicdan, Allah korkusu, iyilik olmayan kimileri, daha çok kazanmak için hiçbir fiziki kurala uymadan, sefertası gibi binalar yapıyorlar.
Peki onlar yapıyor da, devlet seyir mi ediyor? Evet, görünen o ki, devlet sadece seyrediyor.
Yan yana iki bina, ikisi de yeni yapılmış, biri un ufak olmuş, diğeri sapasağlam ayakta. Bunu "kaderle" açıklayabilir misiniz?
Her olayda "Sorumlular bulunsun" çığlıkları atılır, olayın sıcaklığı geçince de bu unutulur. Ama Allahaşkına bu kez unutulmasın. "Deprem hattında" yer aldığı, zemininin "kaygan" olduğu bilinen yerlerde yıkılan binalar ortada. Bunların mimarları, mühendisleri, müteahhitleri biliniyor. Bu binalara "sağlam" raporu verenler, iskanına olanak sağlayanlar ve belgeleri imzalayanlar ortada. Bu kez olayı hiç soğutmadan "hesabını soracak" gücü gösterelim.
İstanbul'da ilk kez insanların öldüğü bir depremi "kader" olarak niteleyemeyiz. Bu kaderi oluşturanlar artık hesap vermeli.
İstanbul'da bile çok sayıda kişinin ölümüne, onlarca binanın yerle bir olmasına neden olan deprem felâketinden sonra yetkililerin "eli ayağına karıştı" adeta.
Vatandaşı TV ekranlarından gördünüz, "yardım" diye haykırıyordu, ama kimse gelmiyordu.
Elbette bu kadar büyük bir olayda herkesin de hakkını yememek gerek. İtfaiye, sivil savunma kuruluşları, hastaneler, polis ve asker fedakârca çalıştı. Ama bu sistemli, düzenli bir çaba değildi, bütün bu kurumlar rastgele gayret sarfettiler.
Demek ki ne belediye ne valilik ne bakanlıklar bu tür bir felâkete karşı önceden hazırlıklı değildi. Bu nedenle yıkılan binaların altında kalanların kurtarılması konu komşuya kaldı. Kendi canını kurtaran enkaz altında kalanların kurtarmak için inanılmaz çaba harcadı.
Bu arada çok ilginçtir, kendi evleri sağlam kalan, ailesini güvence altına alan pekçok kişi de "belki bir yardımım dokunur" diyerek "enkaz aramaya" çıktı. Komşuları, yakınları sağ olup da hiç tanımadığı insanların yardımına koşan bir insanımız var. İşte Türkiye'yi geçirdiği bütün badirelere rağmen ayakta tutan güç bu.
Keşke bu yüce hasleti, devletimiz organize edecek güce ulaşmış olsaydı. Pekçok canı kurtarabilirdik.