Bitmez huysuzlukların kirpileri, sonu gelmez bir yarış mı tutturmuştu neydi?..
Ve önce duyulur düzeyde bir sarsıntı..
Ve arkasından sert bir sarsıntı...
Odanın kapı pervazı içinde sallanıyor, sarsılıyor; sarsılıyor sallanıyorduk..
20 yıl kadar önce de kızkardeşim Dr. Gülderen Alpagut'la yine aynı dairenin bir başka kapı pervazı içinde, ürkütücü ölçülerde sarsılmıştık, sallanmıştık...
Elektrikler kesildi... Sadece bir mahallenin ışıkları, azıcık yanık kaldı... Sonra o da karanlığa gömüldü...
Asansörler çalışmadığından dışarı çıkmak için 250 basamağı inmek gerekiyor...
Yan dairede evin mimarı Derviş oturuyor...
Yaptığı yapının sağlamlığından emin olduğu için, önce tınmak istemedi galiba...
Aşağı inince arabaların park yerinde ona da rastladım sonra:
- Bre mimar, ne diyorsun yıkılacak mı bu da?
Derviş, suya düşse dahi asla ıslanmayacak bir pamuk rahatliko-kibarlığı'ndadır; küçük ve savunmasız bir sesle:
- Çatlama yok, dedi...
Daha ötesini bilemem, der gibiydi... Madem ki aşağı inmişti o da...
Böyle durumlarda Ahmet Altan da sahip çıkar bana; Mehmet Altan da... Ahmet'in arabasına bindik; Mehmet arkada...
Kıyı yolu, Fenerbahçe, Erenköy'le Göztepe'nin arka caddeleri...
Tüm İstanbul sokaktaydı... Arabalar vızır vızırdı..
Radyodan öğrendik ki, depremin merkezi Gölcük'le Adapazarı'nın oraları... Şiddeti 6.7...
Bu şiddette bir depreme uydurma binalarla, yapsatçı kooperatifleri bilemem nasıl dayanır?..
1894'deki büyük depremde Sirkeci yerle bir olmuş, Kapalıçarşı'nın kubbeleri çökmüş, binbir yerde birden yangınlar çıkmış...
Sadece Beyoğlu'ndaki yapılara hiçbir şey olmamış...
Demincek radyo ölü sayısının bini bulacağını söylüyordu: Ve sarsıntılar hâlâ sürüyor ufak ufak...