Gelgelelim, "eski" tüm ağırlığıyla her alanda hükmünü sürdürüyor. Öyle ki, Türkiye dünyanın en köhne ülkelerinden biri görünümünü veriyor.
Bu "köhnelik" genellikle, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in 35 yıldır ülke yönetimiyle ilgili konumlarda bulunmasıyla simgeleniyor. Süleyman Demirel, Türk siyaset ufkunda "genç başbakan" olarak belirdiği sırada, sahnede olan hiçkimse kalmadı dünyada. Bırakın başbakanı, cumhurbaşkanını, kral hatta diktatör bile kalmadı. 1999 yılının son çeyreğine Türkiye, en tepede 1924 doğumlu bir Cumhurbaşkanı ve 1925 doğumlu başbakan ile giriyor.
Buna rağmen, son günlerin en ilginç işaretlerinden biri başbakanın, yani Bülent Ecevit'in beklenmedik ölçüde "yeni" sinyalleri vermesi oldu. Bülent Ecevit, aylardır, hayat” önem taşıyan konuların önemli bir bölümünde "ters" durmuyor. Bu yüzden, "değişim" ve "yenilenme" isteyenlerin başına gelen onun da başına gelmeye başladı. Bir süredir "dönek" olduğuna dair salvolar alıyor.
Türkiye'nin sosyal güvenlik sistemini 1991'deki affedilmez adımı ile çökerten ve ülkenin bugün içinde yüzdüğü ekonomik sıkıntılarda arslan payına sahip bulunan Süleyman Demirel'den esirgenen eleştiriler, sosyal güvenlik ve uluslararası tahkim konusunda şimdi ona yöneltiliyor.
Ecevit, köhne bir siyasi yapıda, yenilenmeye uyum gösterebileceği sinyallerini veren olumlu bir örnek. Uluslararası tahkim, Türkiye'nin uluslararası sistem içinde yer alabilmesi için "olmazsa olmaz" niteliğindeki kararlardan biri. Bu konuda "populizm"in hiçbir çeşidi, Türkiye'nin uğrayacağı tahribatı karşılayamaz.
"Danıştay'ın onuru"ndan, bir başka deyimle kalıplaşmış "ulusal egemenlik doktrini"nden dem vurarak, uluslararası tahkime karşı çıkmak da tutarlı değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Türkiye "bireysel başvuru" hakkını kabul edeli neredeyse on yıl oluyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ne kadar "egemenliğe aykırı" ise, ne ölçüde "bağımsız Türk adaleti"nin üzerinde yer alıyorsa; uluslararası tahkim de aynı şeydir.
Burada bir başka gariplik ya da tutarsızlık ortaya çıkıyor. Kendi işverenlerinin çıkarlarını -doğal olarak- göz önüne alarak, uluslararası tahkime karşı çıkmak, hararetle destekleyenler, Amerika'nın İnsan Hakları, Demokrasi ve Emekten sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Harold Hongji Koh'un Türkiye'deki temaslarına içerleyip, "emperyalist müfettiş" nitelemesiyle kampanya yürüttüler. (İlginçtir, bu konuda da en sağlıklı tavır yine Bülent Ecevit'ten yansıdı..)
Eğer, Türkiye'de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkı varsa, eğer Türkiye, uluslararası tahkimi kabul edecekse, o zaman müttefik bir ülkenin yetkilisi olarak Koh'u da "emperyalist" ya da "densiz müfettiş" olarak göremezsiniz.
Nasıl Türkiye'yi uluslararası rekabete kapatma "hakkınız" elinizden alınıyorsa, kendi vatandaşlarınıza zulmetme "hakkınız" da elinizden alınacak demektir. Bunların "elinizden alınmasına" kızacağınız yerde, insanlarımızın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmaya ihtiyaç duymayacakları, Amerika'nın insan haklarından sorumlu yetkililerinin Güneydoğu'ya gitmeyi akıllarından bile geçiremeyecekleri şartların sağlanmasından yana olmak daha anlamlı gelmiyor mu?
"Clinton, Baba'nın omzuna elini koydu" diye mutluluk başlıkları atarken, "aşağılanma" duygusu içinde olmayanların, Clinton'un "dili", insan hakları konusunda dostça uyarılar yaparken öfkelenmesi saçmadır. Amerika'nın eli, "Baba"nın omzuna değerse, "dili" Güneydoğu'ya girer...
Neyse ki, bu kadar "köhnelik" içinde, şu sıralarda Ecevit, başbakan...