kapat

27.07.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
banners
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
RUHAT MENGİ(rmengi@sabah.com.tr )


Deveye "mösyö" demek suç mu?

Avrupa ülkelerinin Türkiye'ye karşı kolay kolay değiştirmeyecekleri bir önyargı taşıdığına artık hiç kimsenin şüphesi kalmadı.

Ne zaman Kıbrıs söz konusu olsa Türkiye'yi haksız buluyorlar. Sadece haksız bulmakla kalmıyor, adadaki Türk devletinin varlığını bile kabul etmiyorlar.

Yıllardır komşu ülkelerin yardımıyla beslenen terörden Türkiye'nin uğradığı kaybı görmüyor, duymuyor, bu yardımları yapan alçaklara tek kelime etmiyor ama söz konusu 30 bin kişinin katili bir terörist olunca ayağa kalkıyorlar. Bu önyargı ve komplekslerle Cumhuriyet kurulduğundan bu yana hep aynı şekilde mücadele etmek zorunda kalmışız. Erdal İnönü'nün "Anılar ve Düşünceler" kitabında da bu mücadelelerden örnekler var. Mesela Lozan Konferansı sırasında İsmet Paşa, beklenmedik manevralarla, kurnazlıklarla Türkiye'ye yapılmak istenen haksızlıklara ancak aynı şekilde kurnazlıkla karşı koyarak haklarımızı savunabilmiş. İsmet İnönü yabancı diplomatlar için "Bizden istediklerini elde etmek uğruna her çareye başvururlar, inanılmaz şeyler yaparlardı" dermiş.

Kitapta Namık Kemal'in torunu ve o günlerde Dışişleri Bakanlığı'nın en önemli otoritelerinden olan Numan Menemencioğlu'nun anlattığı öykü beni çok eğlendirdi; Fransa'da geçen bir olayı anlatıyor.

"İki kişi tartışırken biri ötekine `deve' demiş. Fransızca'da bir insana deve demek bir hayvana benzetmekten öte karakterinin huysuzluk, terslik gibi belirli bir olumsuzluğuna işaret etmek anlamına geldiği için kendisine deve denilen kişi mahkemeye başvurmuş. Hakarete uğradığını iddia ederek dava açmış. Yargıç sanığa sormuş: `Bu adama deve dediniz mi?' Yanıtı 'Evet çünkü o bir devedir' olmuş. Yargıç kararını bildirmiş: `Bir insana deve demek hakarettir. Suçlusunuz. Ceza olarak şu kadar para ödeyeceksiniz!' Suçluluğunu kabul eden sanık bu defa yargıca dönmüş, `Sayın yargıç, cezamı ödeyeceğim. Yalnız bir şey sormak istiyorum' demiş. `Mösyö dememiz gereken bir insana deve demek hakaret oluyor. Peki bir deveye Mösyö diye hitap etmek suç sayılır mı?' Yargıç `Hayır!' demiş. Suçlu bunun üzerine hala orada duran ve 'Deve' dediği adama dönmüş, kelimelerin üzerine basa basa `Mösyö, allahaısmarladık!' demiş ve çıkıp gitmiş..."

Bütün zorluklarımıza rağmen ne yazık ki biz de köprüyü geçene kadar Avrupalılar'a "Mösyö" demek zorundayız!

Kokteyl düzenlemek "PR" değil!

Önüne gelenin kendini halka ilişkiler uzmanı sandığı, bu konuda hiçbir eğitimi olmayanların üç kişi biraraya gelince halka ilişkiler firması kurabileceğine inandığı ve hatta yapacak başka iş bulamayanların PR'cı olmaya karar verdiği bir dönemde konuyla ilgili nefis bir kitap hazırlamış Arzu Çekirge Paksoy..

Paksoy, New York ve Los Angeles'ta Sakıp Sabancı Kolekisyonu'ndan Osmanlı Hat Sergileri projelerini başarıyla tamamlamış bir halkla ilişkiler uzmanı. Sabancı Holding'in Halkla İlişkiler Müdürü.

"Türkiye'de çok başarılı, gerçek PR uzmanları var. Ancak ne yazık ki, bu değerli profesyonellerin gerçekleştirdiği çalışmaların toplu halde kaydı olmadığı için deneyimleri paylaşılamıyor" diyerek 17 değişik sektörden 46 başarılı halkla ilişkiler uygulamasını bir kitapta toplamış. Türkiye'nin en ünlü uzman firmalarının ünlü projelerini, bunların püf noktalarını, karşılaştıkları zorlukları anlattıkları kitap mesleğe yeni başlayan okullu PR'cılar için pratik bilgi açısından bir hazine gibi.

"Türkiye'deki Halkla İlişkiler Uygulamaları"nı okuyunca işlerinin ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar dikkat istediğini daha iyi anlayacaklar.

Uzman olmadığı halde uzman "mış gibi yapanlar" -umarım- utanacaklar.

İlgili herkese öneriyorum.

Love Story modası
1999, büyük olasılıkla insanoğlunun diğer gezegenlere ve uzaya üs kuracağı bir çağa, 2000'lere hazırlık olarak uzayçağı giysilerinin, metalik kumaşların, beli açık özgür modellerin yılı olarak geçtikten sonra moda tekrar ani bir U dönüşü ile geriye dönüyor.

Hem de ne dönmek... Taa "Love Story filminin gösterildiği ve bütün kadınların "Kolejli kız" havasına girdiği 1970'li yıllara.. Genç kızların saçlarını Ali Mcgraw gibi uzatıp ortadan ayırdığı, onun gibi kalın örgülü bereler, atkılar taktığı yıllara. Buna göre 1999-2000 sonbahar/kış sezonunda kalın yün kumaşlardan yapılmış diz altı boyda etekler, örgü yün kazaklar, dize kadar çizmeler, bol miktarda yün bere ve atkılar göreceğiz. Saçlar ve makyajda da eskiye dönüş var. Hepsinin romantik genç kız havasını yansıtması gerekiyor.

Ne enteresan değil mi? Teknoloji ilerledikçe daha çok eskiye dönme, romantizme sarılma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Belki de herşeyin, insanların bile dış görünüşte hızla ürkütücü bir özgürlüğe, umursamazlığa doğru gitmesi, romantizmin tümüyle kaybolabileceği korkusunu getiriyor.

Bu gidişle modacılar birkaç yıla kadar "Rüzgar gibi geçti" filminin modasına döner ve bize yerlere kadar uzun elbiselerle, aynı renkte tüylü şapkalar giydirmeye kalkarlarsa hiç şaşırmayacağım...

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır