


Eh ne yapalım...
Hava ne güneşli, ne puslu... Şöyle bir koltuğa yumuşak yumuşak oturup, sağ kulak arkasından enseye doğru tatlı tatlı kaşınmanın da bir keyfi vardır.
Dünyadan habersiz, ilkel, gerinin gerisi, fukara bir ülkeye düşmüşüz.
Eh ne yapalım, düşmüşsek düşmüşüz.
* * *
Ayda en az dört yüz papel gaz parası ödemek gerekiyor. Buna dört tane de gaz tüpünü ekle; eder beş yüz. Şu dünyada benden başka bizim gaz masrafının ağırlığını düşünecek ikinci bir adam yok...
Eh ne yapalım, yoksa yok.
* * *
Büyük oğlan 21'ine bastı. Eli bir ekmek tutsa, paçasını kurtardı sanacağım. Bir baba için bunu görmek ne de olsa bir başarıdır. Ama daha arkada iki tane var; kanadının altında yetişmeye çalışan... Bir ayakkabı yüz otuz beş kağıt bir elbise altıyüz elli... Dayanmak gerek yavrum Çetin, dayanmak gerek...
Eh ne yapalım, dayanmak gerekse, dayanmak gerek.
* * *
Doktor, "kalbinle ciğerlerin sağlam. Midene, böbreklerine, kandaki kalsiyum miktarına dikkat et" dedi. Kandaki kalsiyum artmamalı... Nevzat Üstün'de arttı da başına neler geldi. Şimdi bir süre İsveç'te tedavi görecek. Ben İsveç'e değil, Edirne hududunun bir adam ötesine bile gidemem.
Eh ne yapalım, gidemezsem gidemem.
* * *
Oturup bir yeni piyese çalışsam diyorum. Piyes bitirdin mi düşün arpacı kumrusu gibi, acaba kim oynar diye... Şurası sert olmasın, burası sivri olmasın. Solculuğu az olsun, güldürüsü bol olsun. Hani bir yazar ögzürlüğü ki, dostlar başına. Ne kadar çalışmak istese, yine de insanın canı çekmiyor çalışmayı...
Eh ne yapalım, çekmiyorlar çekmiyor.
Önüne gelen bana soruyor, durumu nasıl görüyorsun, diye...
Acısarı, inadına yeşil, toz pembe... Yahut Boğaz'daki meyhanelerden birine git; durum en iyi oradan görülür...
Alay mı ediyorsun, diyorlar...
Eh ne yapalım, alay ediyorsam alay ediyorum.
* * *
Tavada köfte patates kızartması, zeytinyağlı barbunya, yahut kuzu kızartmalı iç pilav, cacık, zeytinyağlı bakla, yahut kalkan tava, taze kabak dolması... Püreli kebap, su böreği, Aşure...
Çocukken en sevdiğim şey gidip lokantada yemek yemekti... Özgürlüğü vardı lokantanın. Canın ne çekiyorsa onu yerdim. Evdeki gibi ne pişmişse onu -azar, tehdit, darılma- yemeğe zorlanmazdın...
Şimdi ise göbeğin fazla sarkmasını önlemek gerek... Kızartmaysa zaten yasak... Güveçte pastırmalı kuru fasulye hariç, irade de iradedir bizde hani... Böylece yemek zevki de kendiliğinden sünnet edilmişe benzedi.
Eh ne yapalım, sünnet edilmişe benzediyse, sünnet edilmişe benzedi.
* * *
Şöyle yokluyorum da kendimi, en içimde kalmış arzu, bir okulda öğretmenlik etmiş olmak... Birkaç defa orda burda lafını bile çıtlattığımı hatırlıyorum.
Çocukları zehirler, diye düşünmüş olacaklar; kimse öğretmenlik vermeye yanaşmadı...
Eh ne yapalım, yanaşmadıysa yanaşmadı.
* * *
Ne kadar suçlandım durdum şu Türkiye'de... Uzaktakiler suçladı, yakındakiler suçladı; yakındakiler suçladı, uzaktakiler suçladı...
Eh doğrusu ben de boş durmadım; ben de tümünü birden suçladım. Suçlana suçlana, suçluya suçluya yaşadık, bugünedek. Bu kavga da henüz hiç biteceğe benzemez.
Eh ne yapalım, benzemezse benzemez.
* * *
Yapmaya çalıştıklarım yüzde altmış viskinin reklâmı olmaya yaradı. Bu ülkede adın geçince, akla hemen viskinin gelmediği bir köşe yoktur. İngiltere'deki hiçbir içki firmasının acentası, bu ölçüde bir başarı göstermemiş olmalı dünyada... Oysa ben sadece solcuydum...
Buna bir hayat cilvesi mi diyeceğiz, yoksa görgüsüz bırakılmış fukara ülkelerde sermayeci taktiği mi? Ve herhalde ömrümde bir kitabımın karşılığı kadar viski içmemişimdir.
Hem üstelik öf be birader...
Eh ne yapalım, içtiysem içtim.
* * *
Hava sümbülü oldu mu, koltuğa yumuşak yumuşak oturdun mu, elin de sağ kulağının arkasında uzanıp enseni tatlı tatlı kaşıyor mu?
Hayat geçip gidiyormuş.
Eh ne yapalım, geçip gidiyorsa, geçip gidiyor.
Not: 28 yıl önce yazılmış bir yazı... "Kopuk Kopuk"tan...