"Bunun bize ne faydası var?" diyorsanız, bırakın da anlatayım. Sokağa adımını attığın an sanal(!) varlıklarla karşılaşılan bir zamanda, "ilişmeyin ben eski adetlerimle mutlu mesut yaşarım" demodeliğinden sıkılmıştım.
"Ne var? Orhan Pamuk da eliyle yazıyormuş" aldatmacasına sığınıp önce kağıt-kalem marifetiyle başladım işe. Yazıyordum... Sonra evdeki bilgisayara yazıyordum, Bayan Sabah'a fakslıyordum. (Fıkraya göre laz ayakkabısını bağlayacak, iskemlenin üzerine koyduğu ayağını değil, eğilip yerdekini bağlıyor ya, o hesap...)
Bilgisayardaki yazıyı sevgili yardımsever dostlar Esra, Neslihan, Semra, hangisi denk gelirse kağıda döküp bana fakslıyorlardı. Ben hata varsa düzeltip, geri gönderiyordum. Sonra onlar sayfaya çıkacak haliyle bana tekrar fakslıyorlardı.
Evin dışında olduğum zamanlarda o an nerdeysem oraya fakslamalarını rica ediyorum. Bu bazen Burger King, bazen bir dişçi (diş hekimim bu dişçi lafına fena uyuz oluyor. Diş doktoru, hekimi, tabibi vs. denmeliymiş) muayenehanesi olabiliyordu. (Ay! Anlatırken bile fenalık geldi.)
Tabii bu trafik esnasında bazı yazım hataları oluyordu. Gökten üç elma düşüyordu. Biri yazanın, biri dizenin, biri yazanın yazdığını yazanın başına. Direnmenin alemi yoktu. "Kahrolsun teknoloji!" çığlıkları atarak ateş etrafında tamtamlarla dans ederken doğru yolu buluvermiştim sonunda...
Bütün bunları size dökülürken, bir yandan da domuzluğuma devam etmekteyim. "Burnundan kıl aldırmamak" deyimi de burada uygun düşebilir.
Geçen gün bir gazetede okuduklarımla fikrim değişir gibi de olmadı değil. Ama Allah aşkına hiçbir etki altında kalmadan söyleyin; "Bilgisayarların kıyamet günü" adlı habere göre, 1999 yılını 99 olarak kullanan tüm bilgisayar sistemleri 2000 yılını 00 olarak algılayacaklarmış. Yüzde 60'ının bu felakete maruz kalacağı tahmin ediliyormuş. Yapın bakın hesabını...
Can siperane o kadar emek ver, sonuç: Sıfıra sıfır, elde var sıfır. Yol yakınken geri mi dönmeli, ne yapmalı?
Babamdan dolayı Adapazarlı olduğum rivayet ediliyor. Ama gel gör ki, ben İstanbul'da doğdum. Hayır Adapazarı'nı çok severim, o ayrı. Düğüne, bayrama arada bir götürürlerdi beni. Tek çocuk olduğum için, bir sürü kuzenimin arasında sevincimden ne halt edeceğimi bilemezdim. O zaman kara tren vardı, 4-5 saatte giderdim. Arabayla bu mesafe daha kısa olurdu. Ama bana hep uzun gelirdi. Sabırsız bir çocuktum (bu değişmedi).
Adapazarı yakınlarında yol kenarında kocaman araba lastiği şeklinde bir reklam panosu vardı. Onu görünce "Hah!" derdim, "Az kaldı." Bayırdan üzerimize üzerimize gelen bu tekerleği *kerteriz almıştım. Şenlik yerine varınca da gelsin kuzenler, kalsın kuzenler. Hatta mümkünse bir kaçını İstanbul'a getirelim de hayatımdaki oyun arkadaşı gediği kapansın!
Kardeşsiz, çocuksuz bir evin bir kızı, mahallenin yıldızı tavında büyüdüm. Büyükkenki bana soruyorlar:
- Nerelisin?
- İstanbullu.
- Yok, asıl memleket nire?
- "İstanbulluyum" diye yineleyince pek tatmin olmamış bir edayla ikinci soruya geçiyorlar.
- Baban nereli?
- Adapazarlı.
- "Hah" diyor kimi "Oralısın sen de."
Peki öyleyse ısrarlarınıza dayanamayacağım, oralı olayım. Annemin babası hariç, Marmara Bölgesi ve Balkanlar civarında dönenip durmuşuz bu hesaba göre. Sizler kendi aranızda tartışma başlatmışsınızdır herhalde. Bi zahmet sonuçtan beni de haberdar etseniz. Sahi nereliyim ben?
Not: Barış Manço'nun "Hemşerim Memleket Nire" diye bir şarkısı vardı, hatırlar mısınız? Canım Barışçığım, ona da fenalık gelmiş olmalı ki, kalkmış bu şarkıyı yazmış. Umarım orda huzur içindedir. Biz burda pek değiliz de...
Sayıklamalar:
Tüm taksi şoförlerinin ortak korkusu nedir?
O ilk aklınıza gelen şey değil.
Allah korusun onları her türlü kriminal felaketten.
Bu meslek gurubuna mensup kişiler enselerini üşütmekten pek korkuyorlar.
Şoför mahallinin arkasına denk gelen penceredeki kolu görmüşlüğünüz var mı hiç ömrünüzde?
* Lap top: İngilizce'deki anlamı; diz üstü gibi bir şey.
* Kerteriz: Aslında gemicilikle ilgili bir terim. Yer saptama işareti olarak kullanılır.