IMF, genellikle, hükümetlerin "niyet mektubu" diye adlandırılan "irade beyanı"na bakarak, stand-by anlaşması için "yeşil ışık" yakardı. Bu kez, hükümetin yapısal reformlar yapılacağına dair sözlerine rağmen, "önce yap göreyim; ondan sonra yeşil ışığı yakarım" demeye gelen bir açıklamayla işini tamamladı.
Gerçi, hükümetin vaadleri hakkında, "Bugüne kadar böylesini işitmemiştik" gibilerinden yüreklendirici sözler sarfedildi ama Türk ekonomisinin içinde düştüğü feci durumda, işleri daha da kötüye götürecek bir psikolojik etki yaratmamak için, bu cinsten yüreklendirici beyanlarda bulunduğu sonucunu çıkarabiliriz.
Türkiye, 1997'de yüzde 7.1 büyüme hızından, 1998'de yüzde 4.5'a düştü; şimdi ise eksi büyüme hızında. Üstelik, bu yılın ilk üç ayında ekonomi vahim bir oranla, yüzde 8.4 daraldı. Yatırımları durduran, işsizliği azdıran, esnafa kan ağlatan, bazı sanayi dallarının çöküşünü getiren ama spekülatif kazançları etkilemeyen bu hastalıklı halden çıkmak için getirilen IMF reçeteleri, "kemerleri alabildiğine sıkmayı" öngörüyor. Bu, çok ciddi toplumsal fedakârlıkları gerektiren bir durum. Hükümetlerin söz vermesi yetmez. Zira bu tür "toplumsal fedakârlıklar" için "toplumsal uzlaşma" şarttır.
Yani, fedakârlığın dengeli dağılması lâzım. Zira, IMF reçetesi, sabit gelirlilerin, memurların ve emeklilerin, işçilerin üzerine binecek. Tarım kesimi de, küçük esnaf da ciddi sıkıntı yaşayacak. Büyük sermaye, üzerindeki ağırlığı orta büyüklükteki işletmelere aktararak durumu en az hasarla atlatmaya bakacak. Bu ekonomik daralma ve buna eklenecek "kemer sıkma"nın siyasi maliyetinin olması kaçınılmazdır. Bu manzaradan doğal olarak ve özellikle koalisyon ortağı partiler etkileneceklerdir.
Bu nedenle hükümetin, işçi ve işveren kesimi, işverenlerin değişik kesimleri, esnaf ve tarım kuruluşları ve memur örgütlerinin tümü arasında, sıkıntının dengeli bir dağılımı için "uzlaşma girişimleri"nde bulunması, toplumsal fedakârlığı dengeli ve hakkaniyete uygun dağıtmak için bir mutabakat sağlaması gerekiyor. Aksi halde, IMF'ye verdiği sözleri tutamaz. "Sarı ışık", birkaç ay sonra "kırmızı"ya dönüşür.
Türkiye, bugünkü kutuplaşmış, çatışmacı görüntüsüyle söz konusu gerekli "toplumsal uzlaşma"ya uygun bir profil vermiyor. Hükümetin, "toplumsal uzlaşma"yı sağlayabilecek araçları ne kadar kontrol ettiği, Türkiye'de karar verme sürecinin son üç yıldır nasıl rayından çıkarıldığını gördüğümüz kadarıyla, hayli kuşkulu.
"Toplumsal uzlaşma" sağlanmadan da, IMF'nin istediği "ekonomik disiplin"i sağlama yolları vardır. Bunun bir yolu da, "otoriter yönetim"dir. Toplumu uzlaştıramıyorsanız, "baskı rejimi"yle "disiplin" sağlamayı deneyebilirsiniz.
İş, bu noktada, kaçınılmaz olarak, "uluslararası denetim"e dayanıyor. Ne Avrupa'ya ne de Amerika'ya mevcut Kosova-sonrası konjonktürde, hangi gerekçeye sığınırsanız sığının, demokratik iklimi bertaraf edecek bir baskı rejimini kabul ettiremezsiniz.
Dünya Bankası'nda çalışmış, finans uzmanı bir dostuma, "IMF, ne kadar Amerika'dır?" diye sordum. "Rusya konusunda bir hayli Amerika idi" cevabını verdi. Türkiye konusuna girmedi.
Washington'da Dünya Bankası ve IMF binaları arka arkaya. Düz ayak yürüyüşle, beş dakika sonra Beyaz Saray'ın önündesiniz. Beyaz Saray'ın bitişiğindeki bina ise Amerikan Hazine Bakanlığı... Yani, IMF, Dünya Bankası, Milli Güvenlik Konseyi, Beyaz Saray ve Hazine binaları, aynı mahallede!
"Acaba" diye düşündüm, "IMF'nin Türkiye'ye yaklaşımında işin içine siyaset de girer mi? Yani, yeşil ışık için Kürt meselesi ve Kıbrıs sorunu da işin içine sokulur mu?"
Cevabı ben bilmiyorum. "Pazar bulmacası" niyetine diye soruyorum...