


Nuh Tufanı ve Nuh'un Gemisi
Bugün Ağrı'dayım. Çünkü Devlet Opera ve Balesi "Ağrı Dağı Efsanesi"ni doğal mekanında Doğubeyazıt'taki "İshak Paşa Sarayı'nda" sahneleyecek.
Ağrı'ya geçen yıl bu dönemlerde yine gelmiştim. Ağrılı Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Erdal Batmaz bölgenin kalkınması için hazırlanan projelerin tanıtımı için davet etmişti. O zaman yazmıştım, hatırlayan olacaktır, çok farklı izlenimler edindiğim bir geziydi.
Erdal Batmaz şimdi tekrar aradı ve "Bu kez bir sanat olayı için gidiyoruz, mutlaka da bekliyoruz" dedi. "Ağrı Dağı Efsanesi"ni Küçük ve Büyük Ağrı Dağı'nın gölgesinde izlemek herhalde hayli ilginç olacak.
Konu Ağrı'dan ve Doğubeyazıt'taki Ağrı Dağı'ndan açılınca insanın aklına ister istemez Nuh Tufanı geliyor. Biliyorsunuz kavmini ve her canlıdan bir çifti dünyayı yok eden tufandan kurtaran Hazreti Nuh'un gemisinin Ağrı Dağı üzerinde olduğu iddia edilir.
Bilim ve din adamları çok uzun yıllardır Ağrı Dağı'nda araştırmalar yapar ve geminin kalıntısını bulmaya çalışır.
Bunu düşünürken aklıma geçmiş aylarda Time Dergisi'nde çıkan ve Ayşe Özgün'ün uyarısı üzerine kesip sakladığım bir yazı geldi. Büyük Tufan ile ilgili araştırmalar yapan iki bilim adamının yazdığı "Noah's Flood" (Nuh Tufanı) adlı kitapta "Tufan Karadeniz'de mi oldu?" sorusu ortaya atılıyor.
Aynı tür canlılar
William Ryan ve Walter Pitman araştırmaya Akdeniz'deki jeolojik olayları incelemekle başlamışlar. Ryan ve Pitman, her iki deniz yatağında yaşamış canlılardan aldıkları örneklerde büyük benzerlikler bulmuşlar.
Buzul Çağları'nın tarihine ve deniz suyu seviyelerinde yaptığı etkiye bakan Ryan ve Pitman, Barbados açıklarındaki mercan adacıkları tabakalarından, Milattan önce 12 bin 500 yılında Avrupa ve Asya'daki buzulların erimesiyle suların en yüksek seviyesine ulaştığını saptamışlar. Bu olay, Karadeniz'de yabancı yaratıkların ortaya çıkmasıyla aynı döneme rastlıyormuş.
Bu kanıtların ışığında bakıldığında, o dönemdeki su seviyesi, bugünkünün 107 metre altında olan Karadeniz, Boğaz ile Akdeniz'den ayrıldığı anlaşılıyormuş. Yazarların iddiasına göre, Boğaz'daki kaya duvarı, Cebelitarık seti gibi aynı şekilde çöktüyse, Karadeniz'in su seviyesini her gün 15 santimetre yükselten ve birkaç ay içerisinde 155 bin kilometre kareden fazla bir alanın sularla kaplanmasına yol açan Büyük Tufan yaşanmış.
İki bilim adamı bundan sonra arkeologların bulgularına dönmüşler. Buna göre milattan önce 5 bin 600 yıllarında Avrupa ve Ortadoğu bölgelerinde yeni insanlar ortaya çıktığı görülüyor. Karadeniz kıyılarında yaşayan ve büyük çoğunluğu çiftçilik yapan toplulukların Karadeniz kıyılarından kuzey ve batı Avrupa'ya göç ettikleri anlaşılıyor. Aynı dönemlerde yine Karadeniz'i terk eden bazı topluluklar güneyde Toros Dağları'nı geçerek, Ortadoğu ve Mısır bölgelerine bir kısmı da kuzeyde Kafkasya ve Ural dağlarına kadar gitmişler.
Pitman ve Ryan'a göre bu insanları göçe zorlayan neden yaşadıkları yerlerin Büyük Tufan nedeniyle sular altında kalması.
Tezlerini kanıtlamak isteyen bilim adamları dil bilimcilerinden de destek almış. Dil bilimcilere göre Avrupa dillerinin temeli olan ilk Hint-Avrupa dili, bu göçmen toplulukları arasından doğdu. Birbirleriyle etkileşim halinde olan bu göçmenler, dil sayesinde hikayelerini, efsanelerini paylaştılar.
Ryan ve Pitman'ın kitaplarındaki hikaye kısımları bazen aşırıya kaçsa da bilimsel kanıtları oldukça ikna edici bulunmuş.
İki bilim adamının bu tezinin doğru olması, Nuh'un Gemisi'nin Ağrı Dağı'nın doruklarında olması ihtimali çok güçleniyor. Çünkü Karadeniz'in yükselmesiyle oluşan büyük tufandan kaçan geminin bölgedeki yüksek bir tepede karaya oturmuş olması çok mantıklı bir tez.
Bakalım William Ryan ve Walter Pitman'ın teorisi üzerine bilim dünyasının gözleri yine Ağrı Dağı'na çevrilecek mi?
Yel değirmenleri
Bodrum sürekli rüzgâr aldığından tarih boyunca buraya yerleşen halklar "rüzgârın gücünden" yararlanma yolunu sıkça kullanmış. Yel değirmenleri Bodrum'un simgesi gibidir. Her yüksek tepede "eskiden kalma" bir yel değirmeni görmek mümkündür.
Bu değirmenlerin bazıları zamanında "kapanın elinde" kalmış, bir kısmı da "koruma altına" alınmış. Ama sözde.
Anıtlar Yüksek Kurulu Bodrum'daki bazı yel değirmenlerine el sürülmesine izin vermiyormuş.
Oysa bu yel değirmenleri küçük bir onarımla eski haline getirilebilir. Şimdi düşünün, Bodrum Koyu'na girerken tepede sizi selamlayan ve yanyana dizilmiş 6 yel değirmeninin çalıştığını. Rüzgârla birlikte salına salına dönen bu değirmenler hoş bir manzara oluşturmaz mı? Hatta bunlardan en azından enerji açısından yararlanılamaz mı?
Sordum, "hayır" olmazmış. Çünkü Anıtlar Kurulu çivi bile çakılmasına izin vermiyormuş.
Bir garip ülkeyiz. Göz göre göre kentlerin, tatil yörelerinin ya da tarihi alanların çirkinleşmesine göz yumarız, her türlü yolsuzluğa, usülsüzlüğe geçit veririz, sonra hoş ve güzel şeyler yapılmasına ise engel oluruz.