kapat

04.07.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
intermerkez
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Aynaya rahat bakıyorum
Aslında geçmişine sığdırdığı 'koskocaman' bir oyunculuk hayatı var. Fakat biz onu en çok Şehnaz Tango'daki Alpay rolüyle benimsedik, sevdik. Bir nevi 'aşk adamı' görüntüsü çizen, zor duyguların inatçı erkeği havasıyla gönüllerimizi fetheden Levent Özdilek, Mine Baysan'a projelerini ve kadına bakışını anlattı.

Yıl 1966. Yer Toroslar, Tekir yaylası. Karlı bir havada, bir film çekiliyor. Filmin adı "Benim adım Kerim." Başrolde ünlü bir aktör.

Ve yanında, 11 yaşında ilk filmini çeviren küçük bir oyuncu. Filmin otomobil sahneleri çekilirken araba buzda kayar ve birlikte uçuruma yuvarlanırlar.

Havada oldukları an, aktör, oğlu kadar sevdiği çocuğa sarılır ve korkmamasını fısıldar. Küçük oyuncu, 'peki' anlamında sessizce başını sallar. Ve o kazadan yara bile almadan kurtulurlar.

Eğer o mucizevi kurtuluş olmasaydı, bugün, ne dünya sineması Yılmaz Güney'i, ne de biz Levent Özdilek ismini tanımış olacaktık. Bir anlamda Levent'i bugün tanımış olmayı da Yılmaz Güney'e borçluyuz.

Levent'in babası ve Güney, Adana'da birlikte büyürler. Güney'le baba oğul kadar yakın olmasının neticesinde, ondan etkilenerek sanatçı olmaya karar verir. Ve bu yakın ilişki, Yılmaz Güney'in cezaevi günleri başlayana kadar sürer.

Bu zorunlu ayrılık döneminde en büyük hedefi, eğitimini tamamlamış gerçek bir sanatçı olarak, onunla karşılaşmaktır. Ama bu hayalini gerçekleştirememenin hüznü ile o günleri anlatıyor:

Bir evim bile yok
"Onu, kendime her zaman örnek aldım. Dünyaya, sanata bakışımda onun büyük etkisi var. Yanından hiç ayrılmazdım. Çocukluğumdan beri, Adana'da çevirdiği her filmin setinde bulundum. Film setinde inanılmaz disiplinli ve sert biriydi. Ama yaptığı işler ortada, bütün dünyaya haykırdı kendini, dünya sineması kabul etti onu. Set dışında ise çok babacan ve keyifli bir insandı. Onun yönlendirmesi sonucunda Ankara Devlet Konservatuvarı'nı bitirdim. Eğitim almış bir sanatçı olmayı ona borçluyum."

Konservatuvar eğitiminden sonra, büyüdüğü, tutkunu olduğu, Toroslar'a geri dönmez. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çalışmaya başlar. O dönemde, erken yaşta evlenir, 23 yaşında da baba olur.

Çorum'da geçen uzun bir askerlik döneminin ardından, ikinci bir okul gibi gördüğü Ankara Sanat Tiyatrosu'na girer.

"Ankara Sanat, gerçekten ikinci bir okul gibiydi. Orası benim, oyunculuk anlayışıma ve dünya görüşüme farklı boyutlar kazandırdı. Yaşamımda, hâlâ izleri sürüyor. Bugüne kadar hep kalıcı çalışmalar yaptım. Zaten hedefim hep kaliteli işler yapmak. Bu yüzden, seçiciliğimden dolayı, sanıldığı gibi parası olan biri değilim. 25 yıllık tiyatro geçmişim olmasına rağmen, evim bile yok. Gün geliyor cebimde taksi param bile olmuyor. Yaşamımı ciddi anlamda maddi olarak zor sürdürüyorum. Geçenlerde çok para kazanabileceğim bir dizi teklifi aldım. Tarzım olmadığı için red etmek zorunda kaldım. Ama ne yaptığımı biliyorum. Seyirciyle bir buluşmam var benim. Seyirci beni o tarz bir filmin içinde görse red eder. Bunun karşılığı budur. Maddi olarak hayatımı zor sürdürüyorum ama aynaya rahat bakıyorum."

Onu, Şehnaz Tango'da Alpay tiplemesinde izlediğimde, gerçek kişiliğine ne kadar benzer bir rol yakaladığını görüp şaşırmıştım.

"Evet, Alpay ile aramızda çok büyük benzerlikler vardı. Şehnaz Tango'da bir yeniliğe ihtiyaç duyulduğunda beni düşünüp, yeni bir karekter yarattılar. Çok kaliteli bir yapımdı. Perran ile daha ilk bölümlerde inanılmaz bir oyunculuk alışverişimiz oldu ve Alpay tiplemesi yerleşti. Karekter ilk bölümlerden itibaren oturdu. Özellikle kadın hayranlarım çoğaldı ve kadın derken bugün 60 yaşında bir kadın da beni yolda kolumdan tutup 'nerelerdesiniz?' diye soruyor.

Açıkcası dizinin başında, böyle bir hayran kitlesi olmasını beklemiyordum. Bu yüzden gelen tekliflerde daha seçici davranıyorum. Bugün bir çok dizide reji yok, konu yok, ışık yok, diyalog yok. Elini, kolunu kaldıramayan, dönüp bakamayan insanlar var kamera karşısında. Bu işler yapılmasın demiyorum, bu bir show dünyası, onlarda olmalı ama seyirciye biraz daha saygı duyularak yapılsın. Biraz daha yaptıkları işin hakkını versin insanlar."

Çukurova'ya dönüş
Ama benim tanıdığım Levent, ekranda bütünleştiği Alpay karekterine göre daha duyarlı ve duygulu. Üstelik tutkuları sadece insana dönük değil.

"İnsan, tiyatro, sinema, doğa hepsine tutkum var. Ben Çukurova'da büyüdüm. Çocukluğum Toroslar'da yaylada geçti. Çok keyifliydi. Ağaçların tepesinde doğanın kucağında büyüdüm. Yalnız doğa değil, geçmişteki ilişkiler de çok güzeldi. Toplumun bugünkü hâle gelmesindeki en büyük sorumluluk siyasilerde bence. Siyasiler çok kısa vadeli düşünüyorlar. Bugün Meclis, bence Türkiye'nin fotoğrafıdır. Hem kültürün, sanatın, ekonominin hem de demokrasinin fotoğrafıdır. Bugün toplumumuzda her anlamda sahtelik ve ikiyüzlülük var."

Şu günlerde, çalışmalarına başlayacağı uluslararası iki proje onu oldukça heyecanlandırıyor. Bunlardan biri bir sinema filmi. Toroslar'da yaylada çekilecek olan filmin adı "Kömür." Hikâyenin yazarı ve yönetmeni, Levent'in eski bir arkadaşı. 20 yıldır Paris'de yaşayan İsmail Yetkin.

Bu ikili, ait oldukları Çukurova'da, bu film ile buluşacaklar.

Levent, bu filmde sağır ve dilsiz, ailesinden, toplumdan kendini soyutlamış sadece kömür yapımıyla ilgilenen bir karekteri canlandıracak.

Diğer proje ise yine uluslararası bir drama belgesel.

"Bu projede de yine İsmail Yetkin'le beraber çalışacağız. "Akdeniz" içimizde var olan ama vurgulanmayan bir şey. Türk dediğimizde insanların aklına Orta Asya geliyor. Oysa Akdenizlilik özümüzde var. Burdan yola çıkarak bütün Akdeniz ülkelerini yaklaşık 21 ülkeyi kapsayan bir belgesel olacak. Bu araştırmalar için Gündüz Vassaf ile beraber çalışmaya başladık. NTV'de yayınlanacak. Belgeseli Lale Mansur ile beraber sunacağız."

Kadınsız olur mu?
Levent, geniş bir ailede büyür. Teyzeler, halalar. Kadınların çok olduğu bir aile. Bu yüzden kadın çok önemli bir değer onun hayatında.

"Kadınlar olmadan olur mu? Kadın her şey. Dost, sevgili, kardeş, anne. Annemden başlıyor kadına verdiğim değer. Kadın, hayatın kaynağı bence. Kadın anne, kadın toprak. Üretken her şeyden önce. Duyarlılığından faydalanmalı kadının. Sevgiyi paylaşıyorsun, aşkı, dostluğu paylaşıyorsun. Kadının zekası çok farklı. Kadın çok estetik, çok duyarlı. Bu anlamda ben o kadın, erkek eşitliği meselesine hiç takılmayan biriyim."

Beş yıl öncesine kadar, çapkın biri olduğunu kabul ediyor. O dönemde kısa vadeli ilişkiler yaşamasına rağmen, bu tercihi son yıllarda tamamen değişmiş.

"Aşık olduğum zaman, hiçbir engel tanımıyorum. Her şeyi yapabilirim. Her şeyi silebilirim. Zaman, sınır yok.

Ama insanın hayatında iz bırakan aşk, az oluyor. 'Ben çok büyük aşklar yaşadım' diyen biri, bana göre yalan söylüyor. Ben aşkı iki kez yaşadım. Aşk, inanılmaz çarpıcı, keyif veren, besleyen, ilham veren beni şarj eden ama aynı zamanda oldukça üzen bir şey. Hüzünlü bir şey. Aşkı çok yoğun yaşıyorum ve acı çekiyorum. Acıyı da derinlemesine yaşadığım için uzun sürüyor."

İkinci evliliğini bitirdikten sonra, Galata'ya yerleşmiş. Çok keyifli bir evde yaşıyor ve yeni semtine bayılıyor.

"Geçmişi sevdiğim için, Galata bana hitap ediyor. Şu an oturduğum yer 150 senelik bir bina. İstanbul'a ilk geldiğimde, 1961 yıllarında eski binaları gezerken bir koku duyardım. Eskiye ait, bir nevi eskimişlik kokusu. O kokuyu burda tekrar buldum. Çok özel dostum Taner Akvardar'ın bir sözünü çok seviyorum. 'Dünya'da başka bir şehir yok ki; iki imparatorluk batıran'. Taner bana bunu sokakta sabahın beşinde söyleyince darmadağın olmuştum."


Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır