İki tercih hakkım vardı.. Ötekileri eledikten sonra..
Ya Çekleri seçecektim, ya Çekleri..
Türkiye ile Çekoslovakya basketbol milli takımları 19.30 da karşılaşıyor. Paris'teki finallere gitmek için kilit maç..
19.30'da Lütfi Kırdar'da bu yılki İstanbul Festivali'nin en muhteşem gecesi var.. Dr. Nejat Eczacıbaşı'nı anma konseri.. Çek Flarmoni çalıyor. Fazıl Say'a eşlik ederek..
İki Çek'ten biri.. Kadere bak.. Biri rakip, öteki özlem..
İlginç pazartesi idi aslında..
Hani benim her yere nasıl yetiştiğimi merak ederler ya..
İşte bir örnek..
Öğleden sonra eve geldim.. Wimbledon'da harika tenis maçları var. TRT'de veriyor.. Alkış.. Bir yandan tenis seyredip bir yandan düşüneceğim, 19.30'da nereye gitsem..
Londra'da yağmur başlamaz mı?..
Tenis durdu.. Can sıkıntısından geçtim birinci kanala.. Hırvatistan ile Almanya, bizim grupta bence formalite maçı oynuyorlar. Hırvatlar Almanları ezer geçer, o güne kadarki performansları ile..
Aman bu ne?.. Almanlar, bizim maçta pota dibinden atamayan Almanlar, iki zencili (Amerikan takımındaki zencilere tahammülü olmayan Hitler'in ruhu fır dönüyordur yukarlarda), iki Yugoslavlı Almanlar nokta olmuş. Kalktıklarını yazıyorlar.. Maçı da hep önde götürüyorlar. Kazanırlarsa, bizim Çek maçı formalite olacak. Yenilsek de, yensek de üçüncüyüz ve finaldeyiz.
Bundan haberi olmayan tek kişi TRT'nin basketbol spikeri. Maç anlatmaya gidiyor, dersini çalışmamış. Topu topu 3 dakika kafa yorsa, "Bu maç bizi nasıl etkiler?" diye, maç boyu bas bas bağıracak, "Almanya kazanırsa finaldeyiz" diye.. Tık yok.. Maç bitiyor, bizimki hala finale kaldığımızdan habersiz, "İşler karıştı" gibisinden garip imalarla yayını kapıyor ve TRT seyircisi, Türkiye'nin Çek maçına formalite gereği çıktığınmı saat 19.30'da, bizim maç başlarken öğrenebiliyor ancak..
Şimdi bu spikeri ne yapardı, Almanlar, Amerikalılar, Fransızlar olsa..
Bir şey yapmazlardı, çünkü onlarda işini bu kadar baştan savma yapan, Fransa'ya maç anlatmaya değil, tatile giden spiker bulunmaz..
Neyse..
Kafa yormama gerek kalmadan 19.30 seçimi kendiliğinden yapıldı. Hangisine gitsem aklım ötekinde kalacakken, rahat rahat konsere gidecektim artık.
Tenise döndüm. İptal edilmiş o günün maçları..
Vakit de erken..
Aklımda hep gitmek var.. Bir resim sergisi.. Nihal Güres.. The Marmara Oteli galerisinde.. Lütfi Kırdar'a da yakın.. Gittik Ünal'la..
İlginç bir sergi.. Tesettürlü Mona Lisalar.. Muskalı bez bağlanan niyet tabloları.. "Size bir aşk büyüsü de yapayım" dedi, son zamanlarda Aşk Cadısı diye anılmaya başlayan Güres.. Yapacak bakalım..
Sonra doğru konsere.. Lütfi Kırdar'ın önü ana baba günü.. Herkes orda.. Bir de uzun kuyruk var, gelmeyen olursa, onların yerlerine talip..
Ne güzel bir şey bu.. Flarmoni konserinde "Umut" kuyruğu..
Oya ve Bülent Eczacıbaşı çifti, tüm sevimlilikleri ile kapıda.. Nejat Bey'i ne kadar sevdiysem, onları da öyle.. İçerde Şakir Bey.. Babacan..
Nasıl şiir gibi çalıyor orkestra, Smetena'nın senfonik şiirini..
Sonra Fazıl Say, orkestra eşliğinde çok sevdiği Mozart'ın piyano konçertosunu seslendiriyor.. Bu delikanlı muhteşem.. Bu delikanlı bu ülkenin gururu..
Arada, aradan fırlıyoruz.. Sevgili dostum Coşkun Aral da Hilton'da Haberci için parti veriyor.. 19.30'da koymuş o da.. "Mutlak görünmelisin" dedi..
Konserin ikinci bölümünü, Dvorak'ı atladık mecburen..
Coşkun, 70 ülkede tam 80 tane Haberci çekmiş.. 1.5 milyon kilometre yol kat ederek. Dünyanın çevresi 40 bin kilometrecik. Varın hesaplayın kaç kez devretmiş dünyayı Coşkun..
Bir gün mutlak onun çekimlerinden birine katılacağım.. Onunla bir seyahati yaşamak ve yazmak istiyorum.
Ve fevkalade haber.. Dışa satımları başlamış Haberci'nin.. Dileriz atv de, bu çok çarpıcı belgesele, Turnike kadar önem vermeye başlar bir gün..
Hilton'dan fırladık geldik bu defa Lütfi Kırdar'ın bahçesine..
Konser bitmiş.. Kokteyl var.. Nejat Bey'in kokteyli benim için..
Altı yıl olmuş onu kaybedeli..
"Kaybedeli" lafın gelişi.. Hep orda olduğunu hissediyorsunuz.. Hani köşeden çıkıp geliverecek gibi..
Konser başlarken dev ekrana yansıdı fotoğrafları.. Nasıl içten, nasıl sıcak gülüyor!..
Bu festival onunla özdeşleşmiş.. Sahnenin arkasında 6 zambak vardı, altıncı yılı simgeleyen.. Salon tamamen zambaklarla süslenmişken.. 6 zambak, 66 zambak da olur, 666 da.. İstanbul Festivali öyle büyüyor ki..
Bu yıl iki doruk noktası daha vardı benim için..
Viyana Oda Orkestrası..
Çatla sen Uçal Dalgıç.. THY Viyana Müdürü.. Yıllardır bana, Viyana Senfoni'nin hani bizde yayınlanan yılbaşı konserleri için yer arar da bulamaz. İlle gidip bir de ben el çırpacağım ya finalde..
Çırptım işte.. Ben oraya gidemedim, onlar bana geldi. Aya İrini'de Strauss ailesinin genelde az bilinen vals ve polkalarını çaldıktan sonra, finalde Mavi Tuna'nın romantizmi ile bizi uçurup, sonunda ünlü marşla kurtlarımızı döktürdüler.
Kremerata Baltica konseri de fevkalade keyifliydi. Nasıl neşeyle çaldılar..
Astor Piazzola'nın Dört Mevsimi sonunda Vivaldi'nin Dört Mevsimi'ne yaptıkları gönderme, sonraki sürprizlerin işareti idi.. Bir Happy Birthday potporisi yaptılar, Viyana, Peşte, Prag üslupları ile inanılmaz..
Bitmesini hiç istemediğim festivali La Stagione Frankfurt ile kapamak zorunda kaldım, yurtdışına gideceğim için.. Siz bu satırları okurken kısmetse St. Tropez'de olacağım.. Bakalım beş yıl sonra neler değişmiş, bizim köyde..
Bu son konserde umduğumu pek bulamadım.. Rüyalar ülkesine giderim sanıyordum, çok sevdiğim Vivaldilerle. Olmadı..
Şimdi, Caz Festivali başlıyor temmuzda.. Cazdan anlamam ama, bir iki konser seçtim, hoşuma gider diye..
Bir de Yapı Kredi'nin artık tüm yıla yaydığı festivalin süprizleri var, gene temmuzda..
Yaz gecelerimiz dolu dolu geçecek yani..