kapat

02.07.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
intermerkez
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Öğretmenler yaşadıkları aşktan utanıyor
Öğrencisiyle aşk yaşayıp, onlarla evlenen öğretmenler gizli bir utanç taşıyıp, toplum tarafından sürekli olarak suçlandıkları için bu konuyla ilgili konuşmaktan kaçınıyorlar.

Bu tür ilişkilerin doğal ortamda gelişmeyişinin, ilişkinin sonunun, daha baştan habercisi olduğunu söyleyen Batuş, mutlu öğretmen-öğrenci evliliklerinin son derece istisnai bir durum olduğunu belirtiyor.

Psikiyatrist Ahmet Yemenicioğlu ise, toplumun bu tür ilişkiye getirdiği yargının sebeplerini, oturmuş normlara uymamasına bağlıyor. Toplum, bu ilişkilerin sağlıksız olacağına dair psikolojik ve sosyolojik faktörleri bilmese de, kendi sağduyusuyla, yaşanan ilişkinin çizgi dışı bir ilişki olduğunu kabul ediyor ve buna tavır koyuyor.

Kadın öğretmenlere tepki daha fazla
Öğretmenler, eğer öğrencileriyle bir gönül macerasına giriyorlarsa, pek çok şeyi de göze almaları gerekiyor. Bu tür ilişkiler hem mesleki, hem de sosyal yaşamlarını etkiliyor. Fakat alışık olduğumuz sahne, bu tür ilişkilerde de kendini gösteriyor. Kadın öğretmenler, erkek öğretmenlerden çok daha fazla tepkiyle karşılaşıyor. Doçent Doktor Gül Batuş bunun kökeninin geleneklerimize dayandığını söylüyor: "Türk toplumunda, genç kadınla evlenen erkeğe her zaman 'aferin' denilir. Bu, erkek için yüzakıdır. Köylerde bir kadının kocası öldüğü zaman, ölen erkeğin kardeşi, kadın üzerinde hak idida eder ve onunla evlenir. Oysa bir kadının kendinden yaşça küçük bir erkekle evlenmesi 'azgınlık' olarak nitelendirilir."

Bu nedenle öğretmen-öğrenci evlilikleri ya da aşklarında, aradaki yaş farkı, yine kadının aleyhine işliyor. Erkek öğretmenler sadece statülerinden dolayı yargılanırken, kadınlar bir de yaşları yüzünden kınanıyorlar. Bunun, kadının doğurganlık yaşını aşma sınırına yaklaşmasıyla ilintili olduğunu söylüyor Batuş. Kadının doğurganlık özelliğini kaybetmesi ya da bu sınıra yaklaşması, toplumun onun elinden sevme ve sevilme hakkını almasına neden oluyor. İşte bu sorunları çok derinden hisseden kadınlardan biri olan S.Y., öğrencisine aşık olmasının bedelini cok acı çekerek ödemiş.

"Daha fazla dayanamadım"
Bugün psikologluk yapan S.Y., bir yıl önce ikinci evliliğini yapmış. İlk evliliği ise, yüreğinde derin bir iz bırakmış. Öğrencisine aşık olmanın ve onunla bir hayat kurmak istemenin bedelini ağır ödemiş. "Üniversitede öğretim görevlisiydim. İlk eşimle, girdiğim 3. sınıfların dersinde tanıştım. Önceleri benim için sadece diğerleri gibi bir öğrenciydi. Fakat o, ders boyunca bakışlarını benden ayırmaz, ders çıkışlarında yanıma gelir, konuşmak için bahaneler yaratırdı. Her şeyden önce bir kadınsınız ve kadın kimliğinizi de üzerinizden söküp atamıyorsunuz. Bu yüzden bir süre sonra onun ilgisine karşılıksız kalamadım," diyor.

S.Y., yanlış anlaşılma korkusuyla; "Bu elbette ki bana ilgi gösteren her erkeğe karşılık vereceğim anlamına gelmiyor," diye ekliyor; "Fakat eşim, içimde kıpırtılar doğurdu, ondan yoğun bir elektrik aldım..."

Ayrıldığı eşiyle aralarında dokuz yaş fark bulunan S.Y., bir gün kendisine yöneltilen; "Bu gece benimle yemeğe çıkar mısınız?" sorusuna karşı koyacak gücü kendinde bulamamış. O gece ilişkileri başlamış. Bir yıldan uzun bir zaman, gizli saklı buluşarak yürütmüşler ilişkilerini. Sonrasında ise; "Artık ne olursa olsun," demişler ve konu ailelere açılmış.

Ailelerle tanışma
"Annemin yüzünü hiç unutamıyorum," diyor S.Y.: "Sanki varlığımdan utanç duyuyormuşçasına nefretle baktı bana. Babam böyle bir şeyi asla onaylamayacağını, o zamana kadar daima benimle gurur duyduğunu fakat böyle bir şey yaparsam ömür boyu benden utanacağını söyledi. Eşimin ailesiyle tanışmamız ise tam bir fiyaskoydu. Kapıdan içeri adımımı attığım andan itibaren soğuk terler dökmeye başladım. Her hâlimi, her tavrımı süzüyorlar, beni kabul ettiklerinin sinyalini veriyorlar, fakat bunu eşimin zoruyla yaptıklarını imâ etmeden de duramıyorlardı. Evleneceğimizi duyan öğretim görevlisi arkadaşlarım bana bir mikropmuşum gibi davrandılar. Düğünümüze koskoca okuldan sadece iki kişi geldi. Kısacası, bizi reddettiler."

Sorunlar başlıyor
S.Y. o günleri anarken, hâlâ aynı acıları yaşıyor gibi: "Evlilikten sonra ilk beş ay tüm laflara kulağımızı tıkadık. Üstelik bu arada eşim de okulundan mezun olmuş, kendine bir iş bulmuştu. Birbirimizi çok seviyorduk. Fakat ne onun ailesi, benim onun öğretmenim olduğumu unutabildi, ne de benim ailem kocamı muhatap kabul etti. Okuldaki bakışlara daha fazla dayanamayıp, görevimden istifa ettim. Kendime bir büro açtım. Fakat evliliğim de sarpa sarmaya başlamıştı. Eşim arkadaşlarıyla buluşurken yanında olmamı istemiyordu. Eski öğretmeni oluşumun yanı sıra, bir de ondan yaşlı oluşumun yarattığı rahatsızlık nüksetmişti. Önceleri onu anlayışla karşıladım. Fakat aramızdaki duvarlar gitikçe yükseliyordu. Konuşamaz bir duruma geldik. Bana artık saygı duymuyor, bazen sözleriyle gözümde çok küçülüyordu. Pek çok kişinin gözünde 'sapık' rolünü üstlenmekten çok sıkıldım. Nihayet karşılıklı konuşarak ayrılmaya karar verdik. Ayrılık sonrasında çok üzüldüm, acı çektim. Sonuçta kocamı seviyordum ama kendime bulunduğum telkinlerle duygusal kırıklığımın üstesinden geldim."

S.Y., her şeye rağmen yaşadıklarından pişman değil. Kendi özelinden bahsederken, yalnızca öğretmen-öğrenci ilişkilerine değil, tüm kadın erkek ilişkilerine hüzünlü bir bakış açısı getiriyor: "Mutlu aşk yoktur...

Bitti"


Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır