Zira, bu süreç; toplumu kutuplaştırdığı, ülkenin hatırı sayılı bir bölümünü kırdığı, insanları mağdur ettiği ölçüde kendisine "meşruiyet alanı" sağlayabiliyor.
"Hsing Hsing" ve "Mutluluk" başlıklı iki yazıda, toplumumuzun içine itildiği son gelişmelere "kara mizah"la karşılık vermeyi denemiştim. Durumda bir "absürdlük" vardı. Biz de "absürd" bir karşılık verelim dedik. Anlayan anladı. Ama anlamayanların dikkate alınır ölçüde olduğunu da farkettim. Üstelik, yazıları amacın tam tersi biçimde anlayıp, hem de kahrolmuşlar. Benim bile, bunca yıldır ve özellikle 28 Şubat'tan bu yana bunca sınavdan tökezlemeden geçenlerden biri olan benim bile, "koro"ya katılabileceğimi sanmışlar.
Çok ilginç bir algılama. İnsanları, anlayış kıtlığı ile suçlayamam. Zira bu, Türkiye'ye ilişkin çok ilginç ve dikkate değer bir toplumsal ruh halini anlatıyor. İnsanlar; aydın farzedilen o kadar çok kişinin sapır sapır döküldüğünü görmüşler, öylesine hayal kırıklıkları ve ihanet yaşamışlar, gücün karşısında eğilmeye ve daha da ötesi yılışıklığa o kadar çok tanık olmuşlar ki, güvendikleri dağlara o kadar sık ve çok kar yağmış ki, müthiş bir kuşku içindeler... Asab”ler... Kırılganlar...
Türkiye, mizah ile ciddiyetin ayırdedilemediği bir toplum sunuyorsa, bunun üzerinde esaslı bir biçimde düşünmek gerek...
Tam da bu noktada 28 Şubatçılar, son bir hafta içinde toplumun "iç barış kaleleri"nden birine daha hasar verdiler. Fethullah Gülen'in şahsında Türkiye'nin İslam” eğilimleriyle laik eğilimlerinin birarada barışık bulunabileceği duygusu belki ölümcül değil ama ağır yara aldı.
Şimdi bu kasetleri "kim verdi, niçin verdi ve neden şimdi verdi"nin tartışılmasına girişiliyor. Buna "sabah oldu; akşam şerifler hayır olsun" denir. Bunu işin başında geçen hafta sorgulasaydınız. Bu ilk sorulacak soruydu. Elinize her tutuşturulan kasete, Noel hediyesi almış Hıristiyan çocukları gibi atlamak neyin nesi... Bu soruyu sormadan, kaset içeriklerinin içinde yelken açmak, bir başka "cambaza bak" aldatmacası değil midir? Hâlâ uyanılmadı mı? 28 Şubat, "kaset tekniği" ile sahneye konulmadı mı?
Varılmış olan noktaya bakın: Kendilerini laik sayanların büyük bölümü, artık İslam adına ne ortaya çıksa şüphelenecekler, korkacaklar. Bunların bir bölümünün, Müslümanlığa ait her simgeye allerji duyduğu ve hatta düşmanlık beslediği bir sır değil. Dindar-Müslüman kitle, aynı ölçüde rahatsız. Bu kesim, son kampanyayı -doğru veya yanlış- Fethullah Gülen üzerinden İslam'a ve kendilerini ezmeye yönelik olarak algılıyor.
Bu toplum, bu haliyle sağlıklı kalabilir mi? Taraflardan birinin diğerinin üzerinde kurduğu baskılı hakimiyet, Türkiye'ye huzur ve istikrar getirir mi? Kazanıldığı sanılan "zafer" zafer sayılır mı? Kalıcı olabilir mi? 75 yıldır olabildi mi?
Yılların emekleri, "kaset yöntemi"yle berhava edilebiliyor. Ama eğer bir toplum -başta entellijentsiyası- sağduyusunu kaybetmemişse, düşünce melekelerini koruyorsa ve provokasyon bağışıklığına sahipse, bir değil bin kaset farketmez. Türkiye'de işlerin bu kadar süratli ve etkili biçimde halledilmesi dahi, toplumdaki derin hastalığın bir belirtisi...
Hastalık o derecede ki, ipe sapa gelmez ve olsa olsa bir "tarih” cehalet manifestosu" olarak arşivlere girecek olan ve kimin hazırladığı belirsiz ama MGK'ya sunulabilen "Fethullah Gülen raporu" muteber addediliyor.
Bu ülkenin yıllardır sahip olduğu bilgi birikimine ne oldu? Türkiye'nin dünya çapında yetiştirdiği az sayıdaki bilim adamından biri olan Prof.Şerif Mardin'in "Modern Türkiye'de Din ve Toplumsal Değişim - Bediüzzaman Said Nursi Olayı" adlı kitabı yıllardır piyasada. İngilizce okuyabilen herkes, bu kitabın 1989'dan beri farkında. Bu anıtsal çalışmadan haberdar olan her kişi, MGK'ya sunulan "rapor"u ayakkabı sarmak için dahi kullanmaz.