Göğüsleri çıplaktı. Karşısındaki gence sordu:
-Bunları ikizlerin tepesine yapıştırayım mı? "İkizler" dediği göğüsleriydi. Genç:
-Nasıl istersen Aysel, dedi.
Aysel ponponları attı birden ve: "-Amaaan açıkta kalsınlar" diyerek kıkırdadı. Odadan çıktı, allı pullu bir külot giymiş olarak döndü. Başka giysisi yoktu. İki elinde iki şamdan tutuyordu:
-Tımam cınım.. Böyle daha iyi" dedi "a" harflerini yiyerek.
Genç adam fotoğraf makinasını düzeltti, flaş çaktı.
Kadının adı: Aysel Gilda idi.
Dansöz ve sinema oyuncusu.
Türkiye'den kimse Aysel Gilda kadar dünya basınında yer alamayacaktı...
Batı basınının bu dansöze gösterdiği ilginin sebebi neydi?
Çünkü; Aysel Gilda nam hatun, ABD Başkanı John Kennedy'nin eşine tıpatıp benziyordu.
1961-62 yıllarında "dünyada en çok fotoğrafı yayınlanan kadın" Jacqueline Kennedy idi. Eh, first lady'nin benzeri Aysel de bundan payını alacaktı.
Bir gazeteci bu benzerliği keşfetmişti. Aysel Gilda'nın şöhreti hızla Avrupa'ya zıpladı. Oradan ABD'ye... Beyoğlu pavyonlarının kıvrak dansözü, bazı Avrupa dergilerinin kapaklarında bile yer aldı.
Bayan Kennedy ise dünyanın gözdesi olmuştu. New York sosyetesinin genç üyesi ve Avrupa yaşam tarzını Beyaz Saray'a getiren ilk first lady...
Başkan John'un sandviç ve kolasına karşı Jackie'nin havyarı ile şampanyası.
Sabahın sislerinde "O kadın" incecik bir görüntüydü. Velasquez'in tablolarındaki insanlar kadar zorluyordu estetiğin sınırlarını. Apartmanın kapısında durdu. Klasik binanın heybetli kapıcısı elini şapkasına götürerek selamladı onu... Bir kraliçenin huzurunda ancak bu kadar saygılı olabilirdi.
Hanımefendi her sabah erkenden uzun yürüyüşler yapardı.
Kadın apartmanının karşısındaki Central Park'a baktı. Parkın siyah gövdeli ağaçları yaprak dökmüştü. Dallar, sise tırmanan örümceklere benziyordu. Görüntü esrarengizdi. Hamlet'in, babasının hayaleti ile buluştuğu kale burcu kadar ürkütücü... Kadın, koyu sisin içinden çıkıp gelecek bir "hayaleti" mi gözlüyordu? Belki de...
"O kadın" Jacqueline Kennedy idi. Kanser daha fazla yaşamasına izin vermeyecekti galiba...
Benzeri Aysel Gilda'nın Beyoğlu'nda göbek attığı tarihler 30 yıl geride kalmıştı.
O artık acılı bir kadındı. 22 Kasım 1963'te kocası öldürülmüştü. Başkan John F. Kennedy suikasta kurban gitmişti. Sonra ikinci kocası da ölmüştü. Şimdi üçüncüsü ona mutluluk verebilecek miydi?
Zayıf yüzü solgundu. Yaşamındaki fırtınalar yüzüne derin çizgiler oymuştu. Sert ve sinirliydi. Kimseyi yanına sokmuyor, herkese çok kızıyordu. Benim de onu uzaktan izleyişim sert bir azar ve korumaların bir tarafımı kırması korkusundandı. Onu her sabah yürüyüş yaparken New York'ta görmek mümkündü, ama yanına sokulmak asla... Gazetecileri kesinlikle yakınında istemiyordu.
Bir zamanların güzel gazetecisi Jackie... Evet. Başkanın eşi, evlenmeden önce acar gazeteciydi. Çok başarılı bir fotoğrafçıydı.
Jackie/ henüz 22 yaşında dünyada az gazeteciye kısmet olanı başarmıştı. 1952'de, dönemin ABD Başkanı Eisenhower'in eşi Mamie'den röportaj koparmıştı. 10 yıl sonra kendisi Beyaz Saray'ın hanımefendisi olacaktı. Aklına mı gelirdi?
Jackie; sinema yıldızlarının güzelliğine sahipti, ama tutkusu; 5 kiloluk fotoğraf makinesiyle haber yakalamaktı. Hollywood'u düşünmüyordu.
O gazeteciydi.
Helal olsun Aysel Gilda. O bir dansözdü ve "şahsiyet sahibi" olmanın onuruna da sahipti.
O sıralar gazeteciler de "kimlik ve onur mücadelesi" vermekteydi. 1961'lerde sosyal ve demokratik haklar istiyorlardı. Yeni "devrim hükümeti" basın çalışanları için değişmez yasalar çıkarmalıydı.
O güne kadar Türk gazetecisini koruyacak tek yasa yoktu. Ama gazeteciyi "içeri tıkacak" çok yasa çıkarılmıştı.
1950'li yılların sonlarını Türk Basını hapislerde geçirmişti.
1950'lerin gazetecileri "ulusun çıkarları ve demokrasi" için kelleyi koymuşlardı. Kuvvayi Milliye askerleri gibi fedakârdılar.
O yıllar işte gazetecilik: Çay, simit, linotiplerin kurşun zehiri ve mahpusluk.
Onlar: Demokrasi ve çağdaş Türkiye için yaşamlarının bir bölümünü hapishanelerde yaktılar.
Onlar; Ratip Tahir Burak, Cemil Sait Barlas, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Metin Toker, Abdülkadir Gürol, Yusuf Ziya Ademhan, Halim Büyükbulut, Şinasi Nahit Berker, İsmail Aras, Çetin Altan, Tarık Halulu ve onları izleyen diğer ağabeylerimizdi. Basın mesleğinin kahramanları, şerefli gazeteciler.
O ağabeylerimiz için gazetecilik "para kazanılan iş" değildi. Vatani görevdi. Onların hepsi son derece iyi yetişmiş aydınlardı ve başka işlerden çok para kazanabilirlerdi. "Doğduğu yerde er yürür, doyduğu yerde it yürür" diye düşünüyorlardı.
Türk gazetecileri ağır "varoluş savaşı" verdi. 1961'lerde "Türk Basın Mensubu" insani ve mesleki haklarını "göğüs göğüse savaşlarla" kazandı. O hakların bir kısmını da sonradan; kendi içindeki hainler, amatör salaklar ile duyarsızlar yüzünden kaybetti.
Türk Basını üzerine görüş buyuran basın mensupları çok dikkat etmeli. Geçmişi bilmeliler. Yazdıkları, söyledikleri meleklerin kanadını kırar, şeytanları getirir. İyi düşünmeliler. Siyasiler için en iyi gazeteci, susturulmuş gazetecidir. Onlara fırsat verecek yazılar yazılmamalı.
"Aaaa Jackie gelmiş"
Aysel Gilda pavyonların gözdesiydi. Beyoğlu pavyonları sosyetenin bile uğradığı keyifli eğlence yerleriydi. Küçük büyük esnaf, baba kabzımallar, yeni yetmeler pavyonda eğlenirdi. Acı kent yaşamının acısını çıkarırlardı pavyonlarda. Konsomatrisler erkeklerle koklaşırken, yırtmaçlardan sızan çıplaklıklar seyredenleri tahrik ederdi. Sosyete de "Aaa ne değişik ortam" numarasıyla izlerdi. Sanki; bilimsel gözlem yapıyor maskesiyle, erotik duygularını içe bastırarak...
"İnsanoğlu çift yaratılmıştır" derler. Jackie ile Aysel de ikiz gibiydiler. Birbirini tanımayan iki kadın. Aysel; Beyoğlu'nda raksederken, Jackie; Beyaz Saray'da eşiyle dansediyordu. Başkan ile eşinin davetlileri, Jackie'nin Beyaz Saray mutfağına getirdiği Fransız tarzını konuşuyordu.
Bir gün Jackie de geldi İstanbul'a... Aysel'in raksettiği Beyoğlu'nu da gezdi. Aysel Gilda, Jackie'ye benzerliği dolayısıyla Amerika'ya bile götürülmüştü. Orada da Jackie ile tanışması kısmet(?) olmamıştı. Ne yazık ki Aysel ile tanıştırmayı bu defa da kimse akıl etmedi.
Kısa bir geziydi. Jackie duldu, Yunanlı armatör Onassis'in davetlisi olarak gelmişti. Onassis onunla evlenmek için can atıyordu. Jackie, artık First Lady değildi, ama ABD sosyetesinde saygın bir aristokrattı.
ABD'de kendini yaratan "yeni dünya aristokrat sınıfı" vardır. Yâni: filanca kont veya prensin değil de; kendi gayretlerinin çocukları. Amerikan rüyasını yaratanlar.
Avrupalı klasik aristokratlar da yaşar yeni dünyada. Türk padişahlarının torunlarına kadar.. Çoğu New York'ta oturur.
Evet. Onassis ihtirasla Jackie'yi istiyordu. Böylece dünya görecekti ki: Bir Yunanlı bir ABD'li Başkanın eşiyle evlenebilirmiş. Evlendi de...
Jackie, 1994 Mayıs'ında öldüğünde başkan eşi Kennedy'nin yanına gömüldü. Ancak adı şöyle yazılıyordu: Jacqueline Bouvier Kennedy Onassis. Anadolu doğumlu Rum Onassis daha ne isterdi ki...
25 kasım 1963'te gömülen eşi John F. Kennedy ile Jacqueline Bouvier Kennedy Onassis şimdi aynı mezarlıkta yatıyorlar. Savaşta yitirilmiş 200.000 askerle birlikte, ünlü Arlington National Cemetery'de. Washington yakını..
Aysel Gilda inşallah sağlıklıdır, mutludur.
Hayat ne ki:
"Bir sonsuz kaderin raksında:
Hapitiki Hapitakü Takü."/Dağlarca