kapat

20.06.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
micro
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
HINCAL ULUÇ(uluch@sabah.com.tr )


Bir bayram hikayesi...

Bugün Babalar Günü ve işte size Babalar Günü'nün benim köşem için artık klasikleşen yazısı.. Kardeşim Kemal'e ithaf ederek..

* * *

Babam atalarının Kafkasya'dan gelmiş olması ile övünürdü hep.

Evimizde, subay babam nereye tayin olursa olsun, birlikte götürdüğümüz iki simge vardı, Kafkasya'dan atalardan gelme.

Birisi, üzerinde gerçek ödül mühürler bulunan Çerkez Semaveri ki şimdi benim salonumu süslüyor. Öteki de üzeri elle yapılmış, oyma ve gümüş işlemelerle süslü av tüfeği. Bakmaya kıyamayacağınız güzellikte bir Kafkas çiftesi.

Savaş sonrası yıllarda, kaç kez anlattım sizlere, radyo bile yoktu doğru dürüst. Günde iki saat deneme yayını yapan ve parazitten zor dinlenen bir postane radyosu dışında. Sinema minema hak getire.

Babamın bir tek özel keyfi vardı.

Av.

Cumartesi geceleri, sobanın başına toplanırdık. Kestaneler yarılır, sobanın üzerine dizilirdi.

Babam av tüfeğini ve av takımlarını çıkarırdı.

Önce tüfeği özene bezene siler, temizler, yağlar, kenara koyardı. Sonra fişek hazırlamaya başlardık.

İrili ufaklı bir yığın aleti vardı babamın, fişek yapmak için. Karton silindirleri alır, altına kapsülü basar, içine barutu sıkıştırır, onun önüne saçmaları yerleştirir, kapatırdı. Ağbimle ben yardım ederdik babama. Kendimizi çok ama çok önemseyerek. Hazırlanan fişekler, beline bağladığı fişekliğe dizilirdi rengarenk.

Bu işler yapılırken, babam, başından geçmiş av öykülerini anlatırdı, keyifle..

Geç vakitlere kadar yatmama iznimizin olduğu tek geceydi, cumartesileri.

Sabah uyandığımızda babamı gitmiş bulurduk. Güneş doğmadan yola çıkardı avcı arkadaşları ile.

Avdan pazar akşamına doğru yorgun, ama öyle keyifli dönerdi ki babam.

Tüm yorgunluğuna rağmen, o ata yadigarı gümüş işlemeli, oymalı çiftesini gene özenle temizler, kılıfına yerleştirirdi. "Hanım şunları çocuklara pişir bakalım" diye avladıklarını annemin önüne gururla koyarken.

Babamın keyfi nasıl tüfeğiyse, bizim keyfimiz de bayram günleriydi, iple çektiğimiz bayram günleri.

Türkiye'nin en sıkıntılı günleriydi onlar. Yokluklar ülkesiydik kelimenin tam anlamıyla. Hangi kuyruk? Ekmek kuyrukla değil karne ile alınırdı. Nüfus kağıdına vurulan damga ile. Paran olsa da fazlasını alma hakkın yoktu. Öyle sıkıntılı günler.

Ama bayram tüm sıkıntılara rağmen biz çocuklara "Bayram" olarak gelirdi.

Tepeden tırnağa yenilenirdik. Elbiselerimin çoğunu annem dikerdi, her bayram yeni bir şeyler yapmayı başarırdı.

Sonra yeni ayakkabılar, yeni gömlekler, çoraplar.

Ve de o zaman ki aklımızla, ölçüsüz harcayabildiğimiz bol harçlık.

Haftalığımız 25 kuruşken mesela, bayramda babamdan günlük alırdık, gün başına bir lira. Öteki akrabalardan da gelirdi harçlık. Bayramın ilk günü cebimizde 2.5 lira falan olurdu. Harca harca bitmez. Sinemaya giderdik. Bayram yerine gider dönme dolaba biner, gazozla simit alırdık, gene bitmezdi.

Hiç unutmam. Bir bayram günü, milletvekili olan büyük eniştem (biz ona Paşa Dayı derdik) İstiklal Savaşı kahramanlarından Aşir Atlı Paşa, bize gelmişti.

Elini öpen ağabeyime, çıkardı, bir kağıt para verdi, harçlık diye. Onun ve bizim elimize harçlık diye konan ilk kağıt paraydı bu. Ağbeyimin dili tutuldu sanki. Koskoca beş lirayı ona veriyorlardı. Olacak şey miydi? Şaşırdı. Teşekkür etmeyi unuttu. O gün bugün ailede her bayram hala kahkaha ile anlatılır. Parayı Paşa Dayı'ya geri verdi.

"Hiç değilse yarısını verin" diye.

Nasıl gülmüştü Paşa Dayı, parayı tekrar ağabeyimin eline koyarken.

Bana da 2.5 lira vermişti, Paşa Dayı. O da kağıt para. Hayattaki ilk kağıt param.

Hey gidi günler hey.

Gene böyle bir bayram arifesiydi işte.

Anadolu kasabalarında bohçacı kadınlar vardır, kapı kapı dolaşır elle yapılmış örtüler, perdeler, çarşaflar toplarlar ve satarlar.

Bir de erkekler. Tellallar. Onlar da sokak sokak dolaşır, bağıra çağıra, ikinci el, kıymetli şeyler satarlar başkası adına.

O gün, bayrama birkaç gün var, okuldan eve dönüyorum. Tellalı gördüm sokakta. Sırtında 100 metreden görsem, doğru tanıyacağım, üzerindeki çizgileri bile ezbere bildiğim bir şey var.

Babamın tüfeği.

Gururla övündüğü atalarının yadigarı ve hayattaki tek özel keyfinin simgesi.

Beynimden vurulmuşa döndüm. Ağlamak istedim, olmadı. Koşa koşa, nefes nefese geldim eve. Annem, "Hayır oğlum, yanılmışsın, o değil. Bak babanın tüfeği burada" desin diye.

"Anne tüfek" dedim. Ağlamaya başladı. Benim size bu satırları yazarken ağladığım gibi.

Sıkıntı son haddine varmıştı ve babam anneme "Benim çocuklarım, bu bayram öksüz çocuklar gibi kalmayacaklar. Her zaman ki gibi bayram yapacaklar. Tepeden tırnağa giydireceğiz, bayram sabahı elimi öperken, harçlıklarını da vereceğiz, hanım" demişti.

Neyle?

İşte o tüfekle.

Babamın bizlere sevgisi, atalardan gelen gururunun ve hayattaki en büyük keyfinin de çok ötesindeydi.

Tereddüt bile etmemişti, bizim bayramımız için tüfeğini satarken.

Sanki sözleşmişiz gibi, evde o tüfeğin lafı bir daha hiç edilmedi.

Çünkü hepimiz, o tüfeklerin binlercesinden çok daha değerli bir şeye sahip olduğumuzu biliyorduk.

Sevgiye!...

Devletin kağıdına ödev..
"Babalar günü dolayısıyla ben de babamla ilgili bir hatırayı sizinle paylaşmak isterim" demiş Turhan Turgut mektubunda.. Hele günümüzde.. Hele hele günümüzde daha kimlerin okuması gerek bu anıyı, göreceksiniz.

* * *

1957 yılı Mayıs ayında, Ankara Maltepe İlkokulu'nun beşinci sınıf öğrencisiydim. Öğretmenimiz İsmet Hanım tarih dersi için bir ev ödevi verdi: İstanbul'un fethi ile ilgili bir kroki çizecek, Fatih'in gemilerini karadan hangi yoldan denize indirdiğini, Bizanslılar'ın Haliç'in girişine koydukları zinciri vs. işaretleyecektik.

Ödev, o zaman çantamızda taşımak zorunda olduğumuz standard gereçlerden(!) mürekkep hokkası ve divitin yardımıyla dosya kağıdına yapılacaktı.

Akşam üstü eve geldim, annemden para aldım ve Maltepe'de oturduğumuz eve yakın yegane kırtasiyeci olan Tüfekcigil'e giderek kağıt almak istedim. O günlerde bir hayli uzun olan yokluklar listesinde dosya kağıdı da olduğu için bu girişimim sonuçsuz kaldı. Sonra ablamla birlikte Kızılay'a çıktık aramaya devam ettik. Sonuçta o gün gezmediğimiz kırtasiyeci kalmadı ama Cumhuriyetimiz'in başkentinde mürekkebi dağıtmayacak bir yaprak dosya kağıdı bulamadık. (Yıl 1957, daha dün ve dosya kağıdı olmayan bir ülkeyiz. Buraya da dikkat, günümüz kötümserleri.)

Babam, Hava Kuvvetleri'nde generaldi. İşe giderken her zaman koltuğunun altında taşıdığı büyücek deri portföy içinde ufak tefek kırtasiye ve bu arada kaliteli dosya kağıdı da bulunurdu. Bu kağıtlar filigranlıydı ve ışığa tuttuğunuzda "Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti" ibaresini ve ayyıldızlı amblemimizi görürdünüz. Akşam işten geldiğinde ona durumu anlattım ve bana bir yaprak kağıt vermesini rica ettim. Hayatında kimseyi kırmamış incitmemiş o insan gözlerini hayret, biraz da kızgınlıkla açarak:

"Yani sen" dedi "devletin kağıdına ödev mi yapmak istiyorsun?"

Onbir yaşın saflığıyla yaptığım hatanın ne olduğunu düşünmeye çalışırken,

"Böyle bir şeyi sakın bir daha isteme, aklından bile geçirme" dedi.

Sonra okul defterime öğretmene hitaben bir not yazarak koca Ankara'da bir yaprak kağıt bulamadığımız için oğlunun ödevini yapamadığını, mazeretinin kabulunu dilediğini belirtti.

Kısacası, devletin bir yaprak kağıdı amacı dışında kullanılmadı!

İşte Hıncal Bey,

Cumhuriyetimiz, temelinde sizin, benim, kuzenlerimin ve daha birçoklarının babaları gibi namusundan başka serveti olmamış bir neslin kayıtsız koşulsuz özverileri ve emekleri olduğu için hala ayaktadır.

Hepsinin ruhları şad olsun.

Yazarlar sayfasına geri gitmek için tıklayınız.

Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır