


Sessiz patlama
Dün 16 Haziran'dı... Dünya nüfusunun 6 milyara vurduğu gün.
Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu Yönetim Kurulu üyesi Gül Göktepe arayıp da anlatmasaydı, benim de haberim olmayacaktı.
Yapılan hesaplamalara göre, emektar dünyamız dün itibariyle tam 6 milyar insanı bakmak, beslemek, yedirmek ve içirmek durumunda.
Dün itibariyle diyorum, çünkü bu yazı basılıp size ulaştığında, yani 17 Haziran'da nüfusumuz 6 milyar 222 bini bulmuş olacak. Ve siz bu rakamı okuyup bir saat sonra bir arkadaşınıza aktarmaya kalktığınızda bu defa rakam 6 milyar 232 bin 800'e varmış olacak.
Düşünün ki, bu nüfusun yarısı, son kırk yıl içinde doğmuş. Yani 1960'dan bu yana ikiye katlanmış dünyanın yükü.
Şimdi bir de, yaşı 40'ın altında olan bu 3 milyar gencin, aynı hızla "üremeye" devam etmeleri halinde, dünyanın kırk yıl sonraki halini hayal edin.
Kutsal kitapların sözünü ettiği kıyamet bu olmasın?
* * *
Gül Göktepe'nin ilettiği bilgi notu birbirinden çarpıcı rakamlarla dolu:
Şu anda dünyanın 88 ülkesi nüfusunu besleyecek yeterli gıdayı yetiştirme ya da satın alma gücünden yoksun. Yani açlık çekiyor.
1 milyar 300 milyon insan yeterli içme suyu temin edemiyor ve günde 25 bin kişi su kirliliğinin yol açtığı hastalıklardan ölüyor.
Ve dünya çocuklarının büyük bir çoğunluğu, yeterli eğitim alamadığı için 21. yüzyıla yoksulluğa mahkum olarak giriyor.
Dünya Nüfus Enstitüsü buna "Sessiz Patlama" diyor. Kontrolsüz nüfus artışının, dünya için bir atom bombasının patlamasından daha tehlikeli olduğunu söylüyor.
Doğrudur, çünkü bir atom bombası, ne kadar güçlü olursa olsun, bütün dünyayı birden etkileyemez. Oysa dünyanın yoksul bölgelerinde gerçekleşen bu "sessiz patlama" dalga dalga yayılıp bütün dünyayı etkisi altına alıyor.
Dünyanın taşrasından metropollerine doğru yaşanan büyük göç, bu patlamanın dalgalarıdır işte. Asya'nın, Kuzey Afrika'nın, Ortadoğu'nun yoksullarından dengini toplayan, ne bulursa binip zengin kuzeyin kapısına dayanıyor.
Zenginler dünyası, istila tehdidi altında. Daha şimdiden Kuzey'in zengin şehirleri Güney'in yoksulluğundan kaçıp gelmiş milyonlarca vasıfsız insan tarafından çembere alınmış durumda. Onlar Bernard Henry Levy'nin deyişiyle "dünyanın gerçek lanetlileri." Kaybedecek hiçbir şeyleri, vatanları bile yok... Ve bu fütursuzluk içinde zengin dünyayı tehdit ediyorlar: "Bela istemiyorsan, beni beslemek zorundasın."
İşte burada, çağımızın en temel çelişkisiyle yüz yüze geliyoruz: Çok yüksek verimle çalışan ve dünya üzerindeki üretimin büyük kısmını gerçekleştiren küçük bir azınlıkla, bilgi çağı dışında kalmış, bu yüzden verimsizleşip üretmeden tüketen halini almış büyük çoğunluk arasındaki çelişki...
Bu, tarihten tanıdığımız bütün o çelişkilerden, toprağın ya da sermayenin mülkiyetine dayalı sınıf çelişkilerinin hepsinden daha yaman bir çelişki. Bu çelişkinin en dibinde yoksul dünyada yaşanan o dehşetengiz nüfus patlaması yatıyor. Ve insanlık henüz bu çelişkiyi nasıl çözeceğini bilemiyor...
* * *
Arada bir Yüksek Yargı üyelerinden gelen umut verici demeçler, yüksek yargıdan çıkan yürek ferahlatıcı kararlar olmasa bu ülkenin boğucu havasına nasıl dayanırız bilmem ki...
Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun Manisa'daki işkenceci polislerle ilgili kararı, yine Hızır gibi yetişti ve "Şükürler olsun ki hukuk hâlâ var" dedirtti hepimize.
Demek ki hep güçlüler kazanmıyor; haklılar da kazanabiliyor arada sırada. Demek ki, zor da olsa, uzun da sürse, işkence mahkum edilebiliyordu bu ülkede. Demek ki bu ülkede hâlâ umut var.
Bu umudu ayakta tutanlara sonsuz teşekkürler...