kapat

17.06.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
micro
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
HINCAL ULUÇ(uluch@sabah.com.tr )


Bizde futbol seyircisi yok!..

Elimdeki İngiliz gazetesini bütün dostlarıma gösterdim.. Sunday Times'ın spor eki..

İngiliz liginin son hafta maçlarını yazıyor.. Gösterdiğim birer satır.. Seyirciyi yazan satırlar..

Bütün stadlar dolu, sevgili okuyucular..

Bütün stadlar..

Takım küme düşmüş, birinci lige veda maçı oynuyor. Rakibi ligin ortalarında.. Düşme tehlikesi yok. Avrupa kupalarından birinde oynama şansı yok..

Yani maçın puanları iki takım için de önem taşımıyor. Tam bir formalite maçı bu..

Ve stadda 28 bin 982 seyirci var..

Galatasaray'ın şampiyonluk kutlamaları yaptığı Ankaragücü son maçından fazla..

Son hafta, Galatasaray dışı takımların maçlarındaki seyirci rakamları ise, yüzlerle ifade edilecek kadar komik..

Niye İngiltere böyle..

Çünkü orada "Futbol Seyircisi" var..

Adamın yaşam tarzı içine girmiş spor.. Haftada bir, oğlunu, meraklı ise, eşini ve kızını alıp futbol maçına gitmek bir yaşam tarzı onun için..

Tekrar tekrar yazıyorum..

Ya-şam tar-zı!..

Pikniğe gider gibi, sinemaya gider gibi.. Herhangi eğlence gider gibi gidiyor futbola..

Puan, sonuç onu hiç ilgilendirmese de futbol seyretmek için gidiyor.

Futbol seyircisi işte bu..

Peki bizde var mı bu seyirci..

Yaşam tarzının içinde futbol seyretmek olan seyirci..

Yok!..

Bizde iddia bitince tribün boşalır. Rakamlar meydanda..

Şampiyonluğa, ya da kümede kalmaya oynuyorsan eğer, ya da Avrupa Kupaları'na falan, sezon sonunda birkaç bin seyirci bulma şansın var..

Yoksa, yok!..

Nefis bir bahar havasında stada gidersiniz.. Birkaç yüz seyirci vardır, iddiasız maçı seyre gelen..

Çünkü bizim insanımızın yaşam tarzında, futbol seyretmek yoktur..

Maça seyretmek için gitmez.. İddia için gider. İddia bitince de, artık gitmez..

* * *

En popüler spor, futhbolda durum bu.. Gerisini varın hesaplayın ve bu ülkede hala "Olimpiyat hayalleri" kurulmasının ne kadar gerçekçi olduğunu düşünün!..

Peki ya "Taraftar" var mı?..
Bizde futbol seyircisi yok.. Peki ne var?.. Takım iddiasını sürdürürken maça gelenler kimler?..

Onun adı taraftar..

Ama bizde taraftar da taraftarlığı bilmez..

Bir defa takıma değil, kendine taraftardır.

Hoşuna gitmeyen bir sonuç doğdu mu, derhal takımına sırtını döner. Sözlük anlamı ile.. Tribünde ayağa kalar ve ters dururlar. Yetmez.. Takıma söverler.. Yetmez.. Teker teker ad vererek oyunculara söverler.. Yetmez.. Stadın kapsında dövmek için beklerler. Yetmez.. Sokakta rastlar döverler.

Klüp zaten borç içindedir, taraftar avanta bilet ister, alamayınca yönetime söver. Deplasmana avanta otobüs ister, olmayınca başkana söver. Söver oğlu söver. Maçta da, alkıştan çok söver zaten.. Galatasaray, Antalya ile oynarken, Fener'e söver mesela..

Dünya üzerinde benzeri olmayan bir taraftardır bizimkisi.. Kendini takımını ilk dar boğazda terkeden ve adeta rakiplerle işbirliği yapan taraftara, başka ülkelerde rastlanmaz.

Mehmet Ali Yılmaz "Trabzon'un sahasını bir yıl kapasınlar, Trabzonspor şampiyon olur" derken haklıdır. Trabzon'u her sene rakipten önce kendi seyircisi yıkar.. Fener'de, Beşiktaş'ta, Galatasaray'da durum o kadar vahim olmamakla beraber, benzeridir.. Ötekilerde de..

Neden?..

Dedik ya, bizdeki kendine taraftardır.

İkincisi..

Bizim taraftar, maçta takım nasıl desteklenir bilmez..

Gürültü yapmayı coşturmak sanır..

Gürültü bilimsel kanıtlanmıştır ki, performans düşürür. İki takımın da performansı düşer. Ama rakip senin sahana oynamaya değil, oynatmamaya geldiği için zaten, sahada düşen futbol kalitesi ev sahibinin, yani tribünleri dolduran taraftarın takımının aleyhine olur. Buna rağmen doksan dakika kulak patlatan davullar çalar.

Bir kişi çıkmaz, "Yapmayın" diye..

Davul çalmayı biz icad etmedik. Kopya ettik. İlk Marsilya başladı bu işe.. Ama 90 dakika devamlı çalmıyordu onlar.. Davul belli bir tezahürat şeklinin şifresini veriyordu genelde.. Maç içinde de, takımın düştüğü anlarda bir gök gürültüsü gibi geliyordu, kısa ama çarpıcı ve uyandırıcı.. Bizdeki gibi monoton, bıktırıcı, rahatsız edici değil.. Gerektiği anda ve uyarmak için..

Monotonluk deyince.

Biz de bir de zeka kıtlığı var sanki.. Biri bir şarkıyı kulubü için tribüne uyarlar, haydi, bütün takımlar ayni şarkıyı söylerler.. Başka şarkı yokmuş gibi.. Böylece söylenen şarkının, belli bir takımla özdeşleşmesi kalmaz. Futbolcu kendisi için şarkı söylendiğinin farkına bile varmaz sahada.. Her stadda, her sahada ayni şarkılar monotonluk yaratır bir.

İkincisi..

Bizdeki seyircinin sahadaki anlık olaylarla ilgisi yoktur, hakeme sövme anları dışında.. Tribünlerarası işaretleşmelerle onlar kendi şarkılarını bitmez tükenmez şekilde söyler dururlar..

Bu şarkı genelde insanın içini bayıltan, anlamsız, sporla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir arabesk ağlama, bir dilenmedir.. Coşturmaz, uyutur..

Finlandiya maçında gördük.. Arkadaşlara da gösterdim seyirciyi..

Bir Fin futbolcusu güzel bir hareket yapınca, sahaya sanki bomba düşüyordu. Gürlüyordu tribünler o güzel hareketin ardından.. Futbolcunun o anki keyfini düşünüyor musunuz?.. Tribünleri ayağa kaldırdığını farkediyor.

Bizde Hagi, sadece gözleri ile iki rakibini kafa kafaya vurdurup yere düşürdüğünde ise maçın başından beri bozuk plak gibi söylenen şarkının, o ana denk gelen bölümünü duyuyor:

"Seninle ağlarım, seninle gülerim.. Senden başka neyim var benim.."

Finlandiya takımı korner atarken öyle bir uğultu yükseliyordu ki, staddan.. Her kornerde.. Rakip takıma o korneri dehşet içinde bekletiyorlardı, hani bir zamanlar voleybolda, pasör topu kaldırırken duyulan "Hooooop" ve smaçör vururken patlayan "Güüüüüm" sesleri gibi..

Tribünlerin kabahatı yok.. Arabesk kültür içinde birbirlerinden gördüklerini taklid ediyorlar..

Peki kulüpler?..

Onları yönetenler, Avrupa maçlarında seyircinin nasıl olduğunu görmüyorlar mı?..

Neden tribünleri, eğitim, kültür düzeyinin ne olduğu bilinmeyen tribün liderlerine teslim ediyorlar?..

Neden bu amigo denen kişileri, kulübün içine almıyor, onları eğitmiyor, toplum psikolojisi uzmanlarının tavsiyeleri içinde tezahürat yapmayı, yaptırmayı öğretmiyorlar..

O kulübü seven bir müzik adamı ile profesyonel işbirliği yapıp, iç bayıltan tempoyu düşüren arabesk ağlamalar yerine, sahadaki tempoyu yükseltmeye yönelik coşturucu ritmlerle, sadece o takıma ait zafer düzenlemeleri yaptırmıyorlar?.

Bugün kulüpler şirketleşiyor..

Şirketlerde en önemli adamlardır, Halkla İlişkiler Uzmanları.. Başkan Yardımcısı durumundadırlar.

Kulüplerin halkla ilişkilerinin bağlantı adamları, işte bu "Amigo" dediğimiz insanlardır.

Kulüpler amigoluğu kurumlaştırsa, hatta kulüp bünyesine alıp, profesyonel meslek haline getirse, bugün, başkana, yöneticilere, teknik direktöre ve takıma sövmelerin yerini kısa zamanda sadece takımı maç içinde coşturmaua yönelik tezahüratlar alır.

Takım için trilyonlar harcayanlar, bu takımı nasıl düşüncesizce Hristiyanlar gibi aç aslanların önüne atıyorlar, anlamak mümkün değil..

Başka kulüpleri bilmem..

Ama Galatasaray'da Fatih Terim yaz sezonunda "Taraftar ve Amigo" konuları ile yakından ilgilenmeli..

Galatasaray, taraftarını da çağdaşlaştırdığı zaman, Avrupa takımı olma yolunda sonuncu adımı da atmış olacaktır.

2000'e giderken basketbolümüz: Ülker
Bu ülkenin önde gelen basketbol otoritelerinden Ünal Özüak'la uzun bir sohbet yaptık.. Geçen sezonun ardından, 2000'e bakarak. Sohbet bir dizi yazıya dönüştü. Tofaş'ı, Efes'i anlattık. Bu hafta Ülker..

* * *

İçerde ve dışarda başarısız geçmiş bir sezondan sonra, üstelik istifasını vermiş(!) ama kabul görmeyerek göreve devam kararı alınmış Ülker koçu Çetin Yılmaz, "Aman dese belki de kılıç kaldırmayacağız" ama televizyon ve gazete söylemlerinde hep topu taca, kabahati de kendi dışında nedenlere atıyor.

Samur kürkü yüreklice giyermiş gibi gözükürken, bir bakıyorsunuz, olay gelip Ülker yönetiminin hala bir spor salonu yaptırmamış olduğuna bağlanıvermiş.

Her hesabını Asım'a göre yapmış ve takımı Asım'a göre kurmuşmuş. Tofaş, Asım'ı büyük paralarla sezon başında(!) transfer edince hesapları alt üst olmuş. Asım'ın Galatasaray geçmişini bildiğimiz, bu yıl da Tofaş'a ne kattığını gayet iyi gördüğümüze göre, bu hesap baştan yanlış bir kere..

Üstelik işin başındayız dön o zaman.

İddiaya göre Hırvatistan'da 30-40 bin dolara oynayan Alihodzic'e 260 bin dolar ödeyerek dönmüş pivot çözümüne ama "hücum performansının bu kadar düşük olabileceğini hesap edememiş" Yılmaz.

Wislow forvette bekleneni verememiş, Koturovic, Rankin'e içerde gerekli desteği sağlayamadığı için, rebound dengesi bozulmuş. Anderson'un eli kırılınca gelen Williams da umulan katkıyı sağlamamış. Telekom'dan ikinci point guard olarak alınan Kemal "yeterince güven vermemiş".

"Derin bir bench'i -yedek oyuncuları- yokmuş ki kullansınmış".

Bütün bunları sanki kendisi "üçüncü şahısmış veya o sırada Fransa'daymış gibi anlatıyor" Çetin Yılmaz. Üstelik Harun Erdanay gibi uluslararası bir yıldızdan, Haluk ve Tolga gibi "snipper-keskin nişancı"lardan nasıl olup da en düşük verimi almayı başardığından hiç bahsetmiyor. Takımın oyun tarzından, tarza uygun oyuncu seçiminden, saha içi yönetiminden, oynayan oynamayan oyuncuların ahenginin sağlanmasından, Kulüp Başkanı "Orhan Bey"in (Özokur) veya menajer Lütfü Arıboğan'ın değil, bal gibi kendisinin sorumlu olduğunu biliyor Yılmaz, ama "cin olmadan şeytan çarpmayı yeğliyor".

Bu yıl Anderson gidiyor ama oyun kurucu, yabancı düşünülüyormuş, haberler doğru ise Levent Topsakal, son durağını Ülker yapacak.

Kendi söylediklerinden anladığımız kadarı ile Çetin Yılmaz, eski hatalarını bu yıl yinelemeyecek. Fast Break -hızlı hücum- sonu organizasyonlara daha fazla ağırlık verecek ve saire.. Kendi tespitleri dışında, eğer Avrupa'da başarı ise hedeflenen, yeniden ele alması gereken pekçok teknik konu var Yılmaz'ın.. Neredeyse, sil baştan yeniden yapılanmalı Ülker..

Yazarlar sayfasına geri gitmek için tıklayınız.

Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır