


Rakı
Türkiye'nin yönetimiyle ilgili sorunlar, 21. Yüzyılda yaşayacak olanların sorunu artık.
Benim kuşağımdan henüz sağ olanların toplam nüfusa oranı, yüzde 5'e indi.
Ne var ki Türkiye'nin, Kıbrıs konusunda Birleşmiş Milletler kararlarıyla; Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesi'ndeki, imzalayıp da uygulamadığı koşullar arasında; sakıncalı bir kıskaç içine giriyor gibi görünmesi, -sanki bu tür konuların sorumlusu benmişimcesine- bazen geceleyin yatakta bile beynimi kemiriyor...
Yarım yüzyılı aşkın bir yaşam boyutu içinde, salt yazı çiziyle uğraşmış olmaktan kaynaklanan mesleki takıntılar bunlar...
* * *
Önceki gün Ara Güler'le, 30 yıl önce birlikte yaptığımız "Al, İşte İstanbul" çalışmasının bazı karelerini, şimdiki durumla karşılaştırmak için, birlikte Balat kıyılarına, oradan da Eyüpsultan'a gittik.
Daha doğrusu bizim kitapla ilgili bir yazı hazırlayan 2 genç meslektaşın isteği üstüne gidip dolaştık oralarda...
2-3 yüzyıllık mezar taşları arasında gezinirken, Türkiye'nin güncel sorunlarının neden kafatasımın içinde ateşte unutulmuş düdüklü tencereye dönüştüğünü sordum kendime...
Yönetici ve kapıkulu kadrosu demagojilerinin arkasına, daha özgürce bakabilme inadımdan ötürü başıma gelmedik kalmamıştı. Ve sanırım bu inatlaşma bende ikinci bir kimlik halini almıştı.
Gerçekten de ya alabildiğine martavallar sıkılıyordu halk kitlelerine, ya en hayati konular gündem dışı tutuluyordu.
* * *
1953 yılında Ulus gazetesinde, "grev hakkı olmadan demokrasi mi olurmuş" diye bir yazı yazmıştım.
O zamanın Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı olan bir Amiral çağırtmıştı beni...
Özel Kalem'de bir hayli beklettikten ve odasına girince de bir süre önündeki işlerle haşır neşir olduktan sonra başını kaldırıp sormuştu:
- Sen Türk müsün?
Başımı hafif yana eğmiş:
- Evet efendim, demiştim.
Elini yazımın üstüne şöyle bir vurmuş ve:
- Bir Türk böyle şey yazmaz, demişti.
Ve bir soru daha patlamıştı:
- Sen vatanını seviyor musun?
Bu kez benim de beynim karıncalanmaya başlamıştı:
- Efendim, demiştim, bizim alanımızda amaç vatanın bizi sevmesidir..
Ufak bir sessizlikten sonra ayağa kalkmış, dolaşmaya başlamıştı:
- Tabii insan vatanını sevmeli, vatan da insanı sevmeli...
Arkasından bana yer göstermiş, karşıma oturmuş ve 2 kahve söylemişti.. Resmiyet dışı dostça bir konuşma başlamıştı aramızda..
* * *
Türkiye gibi evrensel düşünce, kitap ve sanat birikimlerinden yoksun bir alemde, "zamana ve mesafeye dayanma özeni"yle yapılmış olan yazı çalışmaları dahi, -davulcu öksürüğü benzeri- kaybolup gider anlamsızlığın karanlığında..
2-3 yüzyıllık mezar taşlarına bakarken, bir mezar taşı yazısı geldi aklıma:
"Ben de senin gibiydim, sen de benim gibi olacaksın"
Dönüşte Ara, Sebati, Hülya, Ben, Kumkapı kıyısında harika bir meyhaneye gittik. Uzun yıllardan bu yana ilk kez rakı içtim...
Dünyanın da, Türkiye'nin de, 21. Yüzyıldaki yolculuğuna uzaktan el sallama zamanı artık her gün biraz daha yaklaşıyordu...