


Karar, Şeyh Sait'in 74. yıldönümünde geliyor...
Finalini herkesin baştan öğrendiği, tatsız bir cinayet filmini andırıyor Apo duruşması... "Katilin uşak" olduğu baştan ilan edilmiş olduğundan seyirci, filmin kalanını sıkılarak izliyor ve bir an önce bitmesini bekliyor sanki...
Ortada ne "tarihi dava" sıfatını hak ettirecek alaka kalmış, ne beklenmedik müthiş ifşaatlar, ne sürpriz çıkışlar...
Her şey adım adım ve hızla, başta ilan edilen katilin adının açıklanacağı o trajik finale doğru ilerliyor.
Dün sabah saat 05.00'te, kaldığımız otelin telefonundan çalan 10. Yıl Marşı'yla uyandırılıktan sonra Avustralya yapımı bir deniz otobüsüyle, sağ kolda neşeli bir yunus sürüsü, sol kolda bir sahil güvenlik botu eşliğinde ulaştık İmralı'ya... Önce kar maskeli korumalar, sonra girişe barikat olmuş kum torbaları ardında askerlerce karşılandık. Adanın 60 yıllık hapishane tarihiyle uyuşmayacak kadar modern ve iklimin sıcaklığıyla bağdaşmayacak kadar soğuk bir mahkeme binasındaydı duruşma... Duvarı süsleyen tek afişi Sümela Manastırı süslüyordu; üzerinde İngilizce bir sloganla:
"Türkiye... Orijinal ve farklı..."
***
Salon sessiz... "Kalem kırılsa" duyulacak adeta...
Havada, parlamak için küçücük bir kıvılcım bekleyen gerginliğin kokusu...
Nihayet beklenen kıvılcımı müdahil avukatlarından Şevket Can Özbay çakıyor. Sanık avukatlarının bulunduğu bölüme dönerek herkesin duyabileceği bir sesle aynen şöyle bağırıyor:
"Önünüze bakın lan...! Sırıtmayın, kafanızı gözünüzü parçalarım, gözünüzü oyarım, vatan haini, şerefsizler..."
İri cüssesi, özenle taranmış saçları, ceket yakasını çerçeveleyen kırmızı şeritleriyle böyle bir dava için seçilmiş olmanın gururunu iftiharla üzerinde taşıyan mübaşir, "Şevket Bey... Lütfen" diyerek devreye giriyor.
Az sonra bir şehit babası, elinde yitirdiği oğlunun üniformalı fotoğrafıyla, sanık avukatlarının sıralarına yaklaşıyor ve "Onun suratına bakın biraz" diyor sızlanır gibi. "Bakın da vicdan azabı çekin."
11 sanık avukatı başı önde dinliyor bunları...
Kıvılcım, beklenen patlamaya yol açmadan duruşma başlıyor.
***
Saat tam 10'da, salona giren iri yarı iki asker cam bölmenin iki yanında yerlerini alıyor, ellerini arkada birleştirip, gözlerini ileri dikiyorlar. Hemen ardından Abdullah Öcalan giriyor "şeffaf koğuş"una...
Önce salona ürkek bir bakış atıyor. Sonra salonu dolduran onlarca gözün öfkeli bakışlarıyla yıkanarak mavi sandalyesine oturuyor.
Kıyafetindeki tek yenilik, haki gömleği ile yakasına iliştirilmiş telsiz yaka mikrafonu... Oturmadan önce elindeki plastik su bardağını yere bırakıyor, öbür elindeki dosya ile beyaz kağıt mendili önündeki ahşap sehpaya koyuyor. Ceketinin mendil cebinden yakın gözlüklerini taşıyan kabı çıkarıp hazırlıyor. Sonra da ellerini önünde kavuşturup beklemeye koyuluyor.
Mahkeme heyeti salona girdiğinde seri bir hareketle ve saygıyla ayaklanıyor Apo... Önü ilikli, elleri yanda, parmakları arkaya dönük...
3 tarafını çeviren bölmeye bakanlar kendi akislerini de görüyorlar cam kafesin sathında... Yargıçlar, gazeteciler, sanık avukatları, şehit yakınları, hepsi baktıkları yerden Apo'yu farklı bir açıdan görüyorlar; her bakışta hem Apo'yu hem kendi suretlerini izliyorlar camda...
***
Apo, iki spot ışıkla aydınlatılan akvaryumunda, havalandırma mazgalının tam altında oturuyor ve gözünü savcıya dikip, tavandaki hoparlörden yayılan seslerden, kendi idam fermanını dikkatle dinliyor.
Öğrendiği ilk gerçek, "hâlâ evli olduğu..."
İlk kimlik tespitinde söylediğinin aksine, nüfus kayıtlarına göre boşanmamış olduğunu söylüyor hakim...
Müdahil avukatlarının Apo'nun yurtiçindeki destekçilerinin açıklanması talebini reddediyor mahkeme... Sanık avukatlarının sataşmalardan yakınmasını ise "Gereken çabayı gösterdiğimizi biliyorsunuz" diye yanıtlıyor. Özbay'ın sataşması kayda geçiyor böylece...
Sonra hakimin 2 kısa sorusuna ayakta, saygıyla verilen iki kısa yanıt:
"PKK'nın elinde esir askerler var mı?"
"10-15 asker vardı. Serbest bırakıldılar. Şimdi yok."
"Size verilen belgeleri incelediniz mi?"
"Gözden geçirdim. Hepsini okumam mümkün değil. Gerek de görmüyorum."
Mahkemenin hızına Apo da ayak uydurmuş gibi...
Savcı, esas hakkındaki mütalaasını okurken de savunmasına atıf yapan cümlelerin doğruluğunu teyit edercesine başını sallıyor Apo... Bir saatlik sunuşu sessiz izliyor, sonunda idamı istenirken yüzünde yaprak kımıldamıyor.
"Savunmanızı yapacak mısınız?" sorusunu "Hazırlığa ihtiyacımız var" diye yanıtlıyor. "Siz ayrı, avukatlarınız ayrı yapacak öyle mi?" diye sorulunca da avukatlarına dönüp "Evet" demelerini istiyor; ricadan çok emir kokulu bir tonlama ile...
***
Duruşma sona erdiğinde salon, beklenen sona bir adım daha yaklaşmış olmanın rahatlığıyla boşalıyor adeta...
Görevli askerler, duruşma öncesi konukların not alabilmesi için dağıtılan bloknotlarla kalemleri toplarken bir Güneydoğu gazisi elindeki kalemi ortadan ikiye bölüp fırlatıyor masaya...
İmralı, soluğunu tutmuş bu kırılma sesini bekliyor.
Mahkeme, 23 Haziran Çarşamba günü bu kez savunmaları dinlemek için toplanacak.
Bu işin de en fazla birkaç gün süreceği ve 28 Haziran Pazartesi günü karar aşamasına gelinebileceği söyleniyor.
Mahkemedeki ilk ifadesinde hep Şeyh Sait'e atıf yapmıştı ya Öcalan... Şeyh Sait davasının 74 yıl önce yine bir Mayıs ayında başladığını yazıyor tarih kitapları...
Karar mı?
28 Haziran'da açıklanmış:
İdammış.