kapat

09.06.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
micro
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
Bayan Sabah
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
CAN ATAKLI(ataklic@sabah.com.tr )


Skandalda başka skandal

Günlerdir sanki bombardıman altındayız. Ankara'da ortaya çıkarılan "dinleme çetesinin" devleti nasıl dinlediği, artık hiçbirimizin mahremiyetinin kalmadığı, sistemin delik deşik edildiği yazıldı, çizildi, anlatıldı. Devam da ediyor. Görevde almalarda başladı.

Ancak, herşeyde olduğu gibi bu son "dinleme" olayında da esrar perdesi yavaş yavaş açığa çıkıyor.

Önce büyük gürültülerle sunulan "dinleme" olayının daha çok bir "izleme" olayı olduğu bildirildi. İkisi farklı elbette. Dinlemede fiilen iki kişi arasında geçen konuşmaları dinler ve kaydedersiniz.

İzleme ise farklı. Burada kim kiminle konuşuyor, ne sıklıkta arıyor, her konuşma ne kadar sürüyor, bunu gözlersiniz. Yani konuşmayı bilirsiniz de içerikten haberiniz olmaz.

Gerçi ister "dinleme" ister "izleme" adını verin, insanları böyle takip etmek ne kadar ahlâkidir, karar sizin.

Tabii zaman zaman "suçu ortaya çıkarmak" amacıyla ve "mahkeme kararıyla" dinleme ve izlemeye izin veriliyor ki, buna hiç kimsenin itirazı olamaz.

Şimdi gelelim, günlerdir "skandal" olarak nitelenen olayda ortaya çıkan başka skandala.

Ankara Emniyeti, adının kamuoyunda da çok bilindiği bazı isimleri "izlemeye" almış. "Kim kiminle konuşuyor, nereyi arıyor?" diye.

Açıklamaya göre izlenen isimler arasında Devlet Bankasının parasını çarçur eden "Özal Baysal" kimliği ve niteliği bilinmeyen "Yeşil" mafya babası olarak tanımlanan "Kürşat Yılmaz" ve Kumarhaneler Kralı ünvanını taşıyan ve öldürülen "Ömer Lütfi Topal" var. Polis bu kişilerin kimleri telefonla aradığını izlemiş.

Ortaya inanılmaz bir şey çıkmış. Çünkü bu dört kirli ismin aradıkları telefonlar arasında "Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Milli Savunma Bakanlığı, MİT, Adalet Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Müdürlükleri, siyasi partiler" var.

Örneğin Ömer Lütfü Topal Cumhurbaşkanlığı'nda kimi niçin aramıştır?

Ya da Yeşil'in Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ile ne işi vardır?

Özal Baysal Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ile ne konuşmuştur?

Kürşat Yılmaz'ın Başbakanlıkla işi olabilir mi?

Bakın "dinleme skandalı" olarak tanımlanan olay altı biraz kazınınca nerelere varıyor? Bunlar şimdilik bize söylenenler, söylenmeyenleri de siz düşünün artık.

Tesadüfen bir vatandaş
Birkaç gündür Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın Anayasa Mahkemesi'ne verdiği "konuşma kaseti" tartışılıyor.

Vural Savaş, Fazilet Partisi'nin kapatılması için açtığı davada delil olarak kullanılması amacıyla Refah Partisi eski Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve Fazilet Partili eski Meclis Başkanvekili Yasin Hatipoğlu arasında geçen bir telefon konuşmasının bant kaydını vermişti.

Başsavcı kasetin içeriğini açıklamamış ancak "Bunu bana bir vatandaş getirdi, resmi kanaldan elde edilmedi" şerhini düşmüştü.

Tartışılan "Bu kaset delil olabilir mi, olamaz mı?" yönünde.

Anayasaya göre haberleşme özgürdür ve mahkeme kararı olmadan hiç kimsenin konuşmaları dinlenemez, kaydedilemez. Başsavcı Vural Savaş, bu anayasa hükmüne yorum getiriyor ve "Araç telefonları rahat dinlenebiliyor, bu nedenle herhangi biri de özel emek harcamadan telefonu dinleyip kaydedebilir. Ayrıca bunun delil olmasından çok kanaati güçlendirmesi önemlidir." İlginç bir yaklaşım.

Bugünkü anlayışımız gereği, "Beğenmediğimiz kişiler" için uygulanmasında sakınca yok.

Ancak, benim anlamadığım, "dinleme olayı" kendi başlarına gelince "Anayasal suç" kavramını ortaya atıp yeri göğü inletenlerin, bu olay karşısında "anayasal suçtan" hiç söz etmemeleri.

Bu durumda, iki cümle önce söylediğim geçerli oluyor. "Bana olursa suç, beğenmediğime olursa değil."

Havalanmakta üstümüze yok
Türkiye'nin Finlandiya'yı, hem de kendi sahasında 4 golle yenmek büyük başarı. Üstelik bu zaferin ardından Avrupa Finali'ne gidecek kapıyı da iyice araladık.

Ancak bu futbol zaferiyle, ülkemizin şu anda içinde bulunduğu duygusal ortamı karıştırmak herhalde bize özgü ilkel bir davranış olsa gerek.

Son 10 yıl içinde daha bilimsel ve sistemli futbolla tanışan Türk futbolcularının başarısını "Apo'ya bağlamak" atılan golleri "Avrupa'nın kalbine saplanan bıçak" ya da "Şehit analarının adına patlatılan yumruk" olarak nitelemek duygularımızı okşar belki de hiçbir işe yaramaz.

Kazanılan her başarıyı "subjektif" bir kavrama bağlamaya çalışmakla üfürükçülük arasında hiçbir fark yoktur.

Şimdi düşünün, aynı Milli Takım, bir başka maçta yenilirse ne olacak? O zaman elleri öpülen şehit annelerinden özür mü dilenecek?

Ve en önemli nokta. Bir galibiyeti "Apo'dan alınan intikam" gibi görenler, eğer bu maçta yenilseydik, Mustafa Denizli'yi ne hale getirirlerdi? Galip geldik, sanki takımın başında Mustafa Denizli yok da.

Yazarlar sayfasına geri gitmek için tıklayınız.

Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır