


Analar
Karşımda öylece oturuyorlar. Dört acılı ana... Yaşlarını kestiremiyorum. Yüzlerine kazınmış o derin acı, yaşlarıyla ilgili bütün ipuçlarını silip yoketmiş sanki. Yitirdikleri evlatlarının ilkokul-lise yıllarını, ilk aşklarını anlatırken, birden canlanıp yeniden yaşamaya başlıyorlar sanki. Ama bu "mutluluk anları" kısa sürüyor. Gerçeğe döndükleri anda, yeniden taşlaşıp "yaşsız"laşıyorlar...
Kimileri, acılı anaları "şehit anaları" ve "terörist anaları" diye ikiye ayırabilir.
Oysa analar ikiye ayrılmıyor. Çünkü iki türlü evlat acısı yok.
Karşımdaki analardan biri, sanki bu iki acının ayrılmazlığının simgesi gibi... Bir zamanlar üç oğlu varmış. Biri dağda ölmüş, biri kayıp, biri ise asker... Maazallah, ya askerdeki oğluna da birşey olursa ne olacak? Onun ana yüreği, bu iki acıyı farklı mı algılayacak?
***
İçlerinden bir başkası; Urfalı bir ana anlatıyor:
Her şey, o uğursuz gün, Mehmet'in yurttan ayrılmasıyla başlamış. Oğlu Ankara Tıp'ta 3. sınıf öğrencisiymiş. Okul hayatı boyunca hep takdir alan parlak bir öğrenci. Tıbba girince nasıl da sevinmişler ailece... Bir gün gelmiş. "Ana ben yurttan çıkıyorum" demiş. Anası yalvarmış, yapma oğlum, etme oğlum, dişini sık, demiş ama dinletememiş. "Arkadaşlarıyla evde kalmaya başladı, sınav dönemiydi, bir gün haber geldi, aranıyor dediler. Deliye döndüm, oğlum git teslim ol dedim, bana birşey demedi. Dayısına gitmiş, dayı beni yakalarlarsa en az 12 yıl verirler, demiş."
Mehmet 89'da dağa çıkmış. Ve annesi bir daha yüzünü görmemiş. Bir yıl sonra 90'ın son günlerinde ölüm haberi gelmiş. Cenazesini 3 ay sonra Askeriye'den teslim almışlar.
Oğlu öldüğü sırada büyük kızı Tunceli'de öğretmenlik yapıyormuş. "Kardeşi öldükten sonra, kızın ismi de teröriste çıktı" diye anlatıyor. Kız işinden istifa edip baba evine dönmüş. Ama eve baskınlar durmuyormuş.
Kurumuş göz pınarlarını boşu boşuna kurulayıp hikayesini noktalıyor: "Sonunda kızım, anne ben artık buralarda durmam, Avrupa'ya gidiyorum, dedi; 92'den beri haber alamıyorum. Öldü mü, kaldı mı bilmiyorum."
***
Onbeş yıldır süren terör, yüreği evlat acısıyla kavrulmuş onbinlerce ana bıraktı geride... Bu acıların bir kısmını yüreğimizin derinliklerinde duyuyor, onlarla birlikte ağlıyor, yas tutuyoruz. Onlar mezar taşlarını öptüklerinde, mermerin acımasız soğukluğunu aynen dudaklarımızda hissediyoruz biz de... Onlar duruşma salonunda sevdiklerinin nasıl koparılıp alındığını anlatırken, o anı sanki biz yaşar gibi oluyoruz.
Onlarla birlikte kahroluyoruz.
Ama içleri onlar kadar yanan bir başka grubu görmezden geliyoruz. Onların acılarını daha az meşru sayıyoruz sanki.. Onları görmemeyi, duymamayı seçiyoruz...
Düşünün ki onlar, göğüslerini gere gere ağlayamadılar bile; gözyaşlarını içlerine akıttılar. Kimsesiz ve ezik cenaze törenleriyle defnettiler çocuklarını... Onları, ölen evlatlarıyla birlikte lanetledik sanki...
Oysa onlar da anaydı.
Kimin çocuğunun şehit, kimin "ölü terörist" olacağına o analar karar vermedi. Aslında hiçbir kararı onlar vermedi... Ne silahlı çatışmayı başlatanlar, ne ateşkes yapanlar onlardı. Onlar "yapma oğlum, gitme oğlum" dediyse de dinletemedi. Haber alamadığı geceler boyu gözüne uyku girmedi, günlerce yemeden içmeden kesildi...
Ve sonra bir gün haberi geldi...
***
Terör, onbinlerce gözü yaşlı ana bıraktı geriye. Onlardan bir kısmıyla birlikte ağlarken, bir kısmını böyle kimsesiz, çaresiz ve yalnız bırakamayız. Böyle duyarsız olamayız. Eğer barış istiyorsak, bu ülkede kardeşçe birlikte yaşamak istiyorsak, acılarını içine gömmüş yaşayan bu binlerce anneye de artık "başın sağolsun" diyebilmeliyiz.
Çocuklarını geri getiremeyiz, ama onlarla birlikte ağlayabiliriz.