|
|
NURİYE AKMAN(nakman@sabah.com.tr
)
|
  
Siz de bize gülümseyin
Ne çaylar ne kahveler içtik ellerinden... Uçma korkumuzu yüzlerindeki gülümsemeye hapsettik; bir gülücüğü esirgeyerek... Onlarla, bembeyaz bulutların arasında değil, "yerde" buluştum; beklentilerini ve duygularını öğrendim...
* Davetiye ilginçti. Kocaman masmavi bir karton. Üstünde beyaz bulutlar, altında beyaz papatyalar. Ön kapağında "Sizinle hep bulutların üzerinde karşılaştık" yazısı. Açtım: "Oysa aynı yer'e aitiz" diye tamamlandı cümle. Davetiye sahibi TASSA (Türk Hava Yolları Hostes ve Kabin Memurları Derneği) Başkanı Yasemin Yurtdagülen'di. 31 Mayıs Dünya Hostesler Günü vesilesiyle hosteslerin yerdeki kimliklerini tanımaya çağırıyor, "Bizi bizim günümüzde vals yaparken, caz söylerken görünce şaşırmayın. Bulutların üstündeki birlikteliğimizi yere taşımak üzere düzenlediğimiz seramoniye bekliyoruz" diyordu.
*Davete, gününden önce icabet ettim ki Pazartesi günü daha çok insanla kaynaşsınlar. Bu benim hosteslerle ilk "yerde" birlikte oluşum. Algılanan ve yaratmak istedikleri imajları, çalışma koşulları, devletten, şirketten, yolcudan beklentileri, duygularını ilk öğrenişim. Yasemin Hanım'la birlikte, Zehra Aydın, Şehnaz Taygur ve Nazan Budak da öğreticilerim. Sorulunca söylenenler şöyle:
Canlı ve renkli
*Neden böyle bir etkinliğe ihtiyaç duymuşlardı? Çünkü devamlı uçmak hayat değildi. Pazartesi günü 19.30'da Harbiye Askeri Müzesi'nde marifetlerini sergileyişleri, şehitlerini anışları ve günlerini kutlayışları onlar için büyük bir motivasyon olacaktı. Çünkü "normal" insanlar gibi çalışmıyorlardı. Cumartesi, Pazar, hafta sonu, gece, gündüz, yılbaşı, bayram tatili gibi kavramlardan uzaktılar. Özel becerilerini sergileyecekleri bir toplantı, dış görünüşlerinin çizdiği imajda bir pencere açacak ve iç dünyalarını anlatma fırsatı bulacaklardı.
*En uzun uçuştan bile gelseler yeni bir uçuşa başlayacakmış gibi canlı ve renkli olmaları yolcuları yanıltıyor ve "Hemen dönecek misiniz?" diye sorabiliyorlardı. Başka yanlış sorular da vardı:
"İç hatta mı uçuyorsunuz dış hatta mı?" Kimse onların bilgisayar atamasıyla uçtuklarını bilmiyordu. Bugün iç hat yarın dış hatta olabilirlerdi. İnsanların onları tanımamasına üzülüyor, "neyiz, kimiz anlatmak istiyoruz" diyorlardı. Hosteslik için bir okul yoktu. Hepsi değişik mesleklerden gelmişler, özel teknik eğitimlerden geçmişlerdi. Ayrıca psikolojik testlere tabi tutulmuşlar, böyle bir mesleğe ruh yapılarının uygun olup olmadığı araştırılmıştı.
Güleç ve yardımsever
*Ama çoğu kez birer teknik eleman gibi algılanmıyorlardı. İnsanların kafasında yanlış bir hizmet kavramı vardı. Yüzlerdeki o "Bize hizmet etmek zorundasınız. Bunun için de teşekkür falan gerekmez" ifadesi kahrediciydi:
"Hayatta herkes birbirine hizmet verir. Ama bizim yemek veriyor ve boş tepsiyi geri alıyor olmamız başkalarının altında olmamızı gerektirmez. Uçakta kendi lise arkadaşımıza rastladığımız zaman bile bize amirimizmiş gibi eda takınmalarına üzülüyoruz" diye özetliyorlardı durumu. Ve özellikle rica ediyorlardı:
"Bizi sadece uçakta tepsi taşıyan görevliler olarak görmesinler. Biz teknik elemanız. Olağanüstü durumlarda insanlara yardımcı olacak kabin memurlarıyız."
Tabii her zaman bakımlı, ışıl ışıl, güleç, şefkatli, yardımsever, özverili ve güçlü olmanın bedeli vardı:
Aşırı yorgunluk ve koşulların getirdiği meslek hastalıkları.
Bir uçağın o ağır kapısının kapanıp açılması bile yeterdi, bel kayması, bel ve boyun fıtığı olmaya. Pazulanmak, iç organ sarkıklığı, kulak zarı delinmesi gibi riskleri de vardı bu işin. Öyleyse onların bize gülümsedikleri kadar bizler de onlara gülümseyebilmeliydik ki yüklerini biraz olsun alalım.
Bulutlara bakmak...
*Hostesleri bu mesleğe iten başlangıçta dünyayı gezme tutkusuydu. "Öğle yemeğini Paris'te yeme" fikrinin hoş bir hayal olduğunu anladıklarında artık çok geçti. Paris'e iniliyor, uçak boşalıyor, yakıt ve temizlik ekipleri yanaşıyor, üç saatlik uçuşun ardından her şeyi yeniden mükemmel hazırlayıp yeni yolculara merhaba deyip dönülüyordu.
İster Van'a gitmişsiniz ister Paris'e!
Yine de uçuş anı görüntüleri onlarda alışkanlık yaratıyordu. Yükseklerde olmayı, bulutlara bakmayı özlüyorlardı. Güneşli ya da yıldızlı bir gök gerekti huzurları için. Görüş alanları geniş olmalıydı. Yerde de yukarıyı istiyorlardı, alt katlardan sıkılıyorlardı.
* Uçmak ne kadar heyecan verici olursa olsun, bu meslekte kendilerini göstermeleri için çok fazla bir şey yapmalarına gerek yoktu. Askerlik gibi dönemi geldiğinde "mertebe" alan bir topluluktular. Bu yüzden rutinleşiyordu işleri. Hosteslerarası bir rekabet söz konusu değildi. Eve iş götürülmezdi. Bütün bunlar motivasyon eksikliği yaratıyordu tabii. Öte yandan yolcuların havacılığın en temel kurallarından bihaber olması da enerjilerinden çalıyordu. Hosteslerin isterlerse onlara sınıf atlatabilecekleri, sigara ve içki içmelerine izin verebilecekleri düşünülüyordu. Yönetimin hatalarına karşı ilk muhatap hosteslerdi. Bütün hataların çözümü onlardan bekleniyordu. Çözüm o saniye olacak, yüzlerindeki gülümseme hiç değişmeyecekti. Hava yolcuları kaprisliydi. Hemen hemen bütün yolcular özel ilgi bekliyordu. "Tanınmak" en çok da gazetecilerin beklentisiydi. O gazetecinin gazetesini takip etmek, bütün yazılarını okumak ve fikir beyan etmek zorundalardı. Sanatçılar ve politikacılar, medya kadar zor değildi. "Gazeteci her an ben seni yazarsam görürsün havasıyla yaklaştığı için ondan korkarız. Kameramandan bile korkarız" diyorlardı.
Ayda 80 saat uçuş
*Laf dönüp dolaşıp çalışma tempolarının yoğunluğuna geliyordu. Yabancı meslektaşlarının, Japonya, New York gibi uzun uçuşlarda dört ile yedi günlük dinlenme imkanlarına karşılık, Türk hosteslerin bir veya iki gün sonra tekrar başka bir uzun sefere uçmak zorunda kalmalarından haklı olarak şikayetçilerdi. Doğu'dan Batı'ya veya Batı'dan Doğu'ya geçilen her enlem bir saatti ve dönüşte o kadar saat dinlenilmesi gerekiyordu. Aksi takdirde vücutları şişiyor, uykusuzluk çekiliyor, sindirim ve mide sistemleri alt üst oluyordu. Bu çileye sebep, kadro azlığıydı. Yaklaşık bin 600 hostes vardı ve bir bu kadar daha olmalıydı. THY yönetimi de kadro almak istiyor ama Başbakanlığın personel alımını durduran genelgesi buna izin vermiyor diyordu. Öte yandan gittikçe daha az sayıda kadın hostes olmak istiyordu. İş ilanlarına yeterli yanıt alınamıyordu. Tam gerçeğin ne olduğunu kimse bilmiyordu.
t Ayda 80 saatlik uçuşun karşılığı ortalama 250-300 milyon liraydı. Gece mesaisiyle gündüz mesaisi arasında maddi açıdan lehte bir durum yoktu. Baykuş gibi haftalar boyu geceleri uçsalar da durum değişmiyordu. 80 saat havada kalış, yaklaşık 200 saat mesai demekti. 80 saatin üstünde aldıkları fazla mesai ücreti saat başına 800 bin liraydı Hiç değilse itibari kıdem tazminatları olsaydı. 12 aylık çalışmaları 15 ay sayılsaydı. Gazeteciler, polisler, maden işçileri, denizaltıcılar, devlet sanatçılarının bu hakları vardı. Günde 14 saatten aşağı çalışmadıklarına göre onlara da tanınmalıydı.
Bir kahvenin...
* Dikkatlerini çeken ve değiştirilmesi beklenen bazı yolcu davranışları da şöyleydi:
"Biniş kartlarının avuç içinde saklanması ve yer numarasının sorulmasına tepki verilmesi. Yani demek istiyor ki ben daha önce uçağa bindim, senin yer göstermene gerek yok. Bana sorman bile abes. Halbuki özellikle çift koridorlu uçaklarda yolcuları yönlendirmek lazım ki kalkış saatini uzatmayalım. Önde oturanların uçağa arka kapıdan, arkada oturanların da önden girmeleri. Kapıda biniş kartları gösterilmesi istendiğinde, el çantalarının en dibinden çıkması, bulana kadar bütün eşyaların teker teker boşaltılması, bu arada geçişi tıkaması. Üst başın çıkarılması, bavulların yerleştirmesi işleminin arkadan gelenleri engelleyecek şekilde yavaş yapılması. Uçuş öncesi yapılan demonun dinlenmemesi. Bunun yerine gazete-dergi okunması, dışarıya bakılması. Kaçıncı kez uçağa binilirse binilsin, çıkış kapılarının yeri, kemerlerin bağlanıp açılması, oksijen maskelerinin kullanımı gibi güvenlik bilgilerinin her seferinde tazelenmesi gerekiyor. Çünkü acil durumlarda şokun etkisiyle yanlış hareketler yapılabilir. Bunun için bilinçaltına iyice yerleşmesi gerekiyor bu bilgilerin. Sadece kemerlerini açmayı unutanların yandığı kazalar var. Kimse ilgilenmiyor oksijen maskeleriyle. Oysa şuur kaybı 30 saniyeden az bir sürede oluyor. Öyle bir anda herkese teker teker maske takamayız. Bizim de kendi maskelerimizi takıp oturmamız lazım. Çünkü daha sonra çok hızlı bir şeklide uçağı boşaltma işlemlerine nezaret edilecek. Bir tahliye yapıyorsunuz. Herkes eşyalarını düşünüyor. Çok yanlış. Öncelikle uçağın 90 saniyede bütün çıkışlarından tahliye olması lazım. Biz de teknik elemanlar olarak her sene eğitimimizi tazeleriz. Öğretilenlerin yüzde yüzünü bileceğiz ki, olay esnasında en az yüzde 50'sini uygulayabilelim. Biz de insanız, biz de şoka girebiliriz. Aynı şey yolcular için de geçerli. Bütün yolculara sesleniyoruz. Lütfen bize güvensinler. Herşeye rağmen işimizi çok seviyoruz. Uçmaktan başka bir iş düşünmüyoruz. Yalnız biraz anlayış bekliyoruz. Adana'daki en son uçak düşme olayında herkes 'Allahtan uçakta kimse yoktu' dedi. Bu, bizi çok üzdü. Uçakta bizim dört meslektaşımız, iki kaptan arkadaşımız vardı. Pırıl pırıl insanlardı, yıllarını THY'na vermişlerdi."
İşte böyle, hostesler kendilerini anlatmak istediler. Bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırına inanmaz mıyız? Ne çaylar, ne kahveler içtik ellerinden... On lara ben de gülümsüyorum şimdi. Hem de taa içimde bir yerlerden...
|
 |
Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|