


Amerikalılar Cumalar'dan sıkıldı
Meydanda renklilik yine çoğaldı. Köşedeki kahvenin demirbaşlarıymış gibi gözüken satranççılar meğer mevsimlik işçiymişler. Kışla birlikte kayboldular. Ama geçenlerde baktık ki, Van Gogh'un bir portre çalışmasına modellik etmiş gibi duranı; başında hasır şapkası, kızılımsı sakalları, sıkı sıkıya yapıştığı purosuyla yerli yerinde.
Diğerleri de birer ikişer yerlerini almaya başladı.
İnka flütçülerinden derin Afrika tamburcularına, caz topluluklarından plastik kovalarla "bateri solo" yapanlara kadar bütün müzisyenler sanki aynı büyük orkestranın üyeleriymişler gibi bir anda ve hep beraber görünüverdiler.
* * *
Buranın ünlü kışlarına kıyasla bu sene daha ılıman bir yıl oldu. Hoş, hiddetlenip, eski günlerini yad ettiği, gözünüzün önündeki su birikintisini anında donduruverdiğini de gördük. Ama buranın ölçülerine göre bu sadece suretti, kışın aslı gelmedi.
Havaların suratsızlığı devam etse de, herkes 21 Mart'tan itibaren "baharın" geldiğini kabul etti. Apartman yönetimleri balkonlarda "barbeküyü" yasaklayan duyurularını, kadınlar bantlı ayakkabılarını, ateşli genç oğlanlar atletlerini ortalığa salmakta beis görmediler. Meteorolojiye göre değil, teorik mevsim dönüşümlerine göre tavır aldılar.
Doğa da buralardaki bu toplumsal baskı sonunda kıpırdandı.
Hoş, buraların "sonbaharını" tanımayanlar için epeyce "ilkbahara" benzer bir durum var. Çimenlere sere serpe uzanmış kızlara, hafta sonunda damlara fırlayıp, güneşlendiğini sananlara, yemyeşil parklara, çiçeklere rastlayabiliyoruz.
Ama tabiatın uykuya dalmadan önceki sonbahar çıldırması ile kıyaslayınca uyanışı çok usul oldu.
* * *
Kavak ve huş ağaçları ile Çin'den Kuzey Amerika'ya taşınan Gingkos'lar altın sarısının en görkemlisini; ceviz ve akça ağaçları turuncunun en alımlısını; bodur meşeler, kızılcıklar, bizim yabancımız sasafraslar kızılın en fettanını giyinerek sohbaharda kaybolurlar.
İlk baharda da aynı renklerin geleceğini hayal etmiştik. Aslında bunun olamayacağı belliydi. Çünkü bu bölgede sonbaharı inanılmaz ve unutulmaz hale getiren pastırma yazıydı. Gündüzleri güneşli ve pırıl pırıl, geceler ise uzun ve soğuk oldukça, bu farklılık ağaç yapraklarındaki "klorofil" oluşumunu durduruyordu. Sekteye uğrayan klorofil oluşumunun yerini diğer diyarlarda gizli kalan sarımtırak, esmer ve kızıl pigmentler alıyordu. Ortaya o muhteşem resim çıkıyordu.
* * *
Kar yağsa bile 21 Mart'ı baharlık elbise ile karşılayan Amerikalılar, yaşamlarının da yapılan tatil sayısıyla "nitelik" kazandığına inanır gibiler.
Son zamanlarda Perşembe günleri artan trafiğin, caddelerdeki altyapı çalışmalarının bir sonucu olduğunu sanıyordum. Yerel gazetedeki yorum haberi okuyuncaya kadar da öyle sandım.
Halbuki Perşembe günü akşamından hafta sonu tatiline kaçan Amerikalılar'ın artan sayısı trafiği kilitliyormuş. Hava alanları da gene Perşembe akşamları tıklım tıkış hale geliyormuş.
Mevsimlere filan aldırmadan, gittikçe şiddetlenen bir tüyme durumu.
* * *
Sadece "Pazarların" tatil olduğu günler, bizler için çok da uzaklarda değil doğrusu. Meğer bizim hatırlamakta güçlük çekmediğimiz haftada bir gün tatil, tüm Ortaçağ'ı 18. Yüzyıl'a kadar kapsamış. Orta Çağ'da sadece bir tek gün çalışılmazmış, olağanüstü bir şekilde bir ikinci gün söz konusu olacaksa o da "Pazartesi'ye" rastlatılırmış ve ticaretin boy gösterdiği panayır ve fuarları hedeflermiş.
Kilidi, İngiliz aristokratları kırmış. "Uzun kır haftasonları" için adı konmamış bir şekilde "Cumartesileri" de hafta tatiline ekleyivermişler. Zenginliğin, alınterleri üzerinde yükseldiği çalışanlar ise bu hakkı kolayından elde edememiş.
Gerçekten çalışıp, yorulanların Cumartesilerden "yarım gün" koparmaları 20. Yüzyıl'ı bulmuş.
* * *
Cumartesi yarım gün okulu biz yaşadık. Sonra tümden tatil olmasını da...
Halbuki, Cumartesi'nin tatil sayılması Amerika'da 1908'de New England'da tekstil sanayiinde gerçekleşmiş. Amacı da hem Museviler'in, hem de Hıristiyanlar'ın tatillerini gözetmekmiş.. "Beş günlük hafta"ya böylece ilk adım atılmış.
* * *
Amerika'da Cuma günlerini de tatile katma eğilimi okulları da kapsamaya başladı. Üniversiteler Cuma günleri sınav koymama eğiliminde, hatta bazı hocalar ders yapmaya da pek gönüllü değil.
New England'da bir şirket bu eğilimleri gözönüne alarak, ortalama bir formül geliştirmiş. Kollman And Sander adlı kuruluş on günlük toplam çalışma süresini dokuz güne sığdırmış. Böylelikle iki hafta da bir "Cumaları" tatil oluyor.
İllinois'deki bilgisayar imalatçısı bir firma ise durumu biraz daha netleştirmiş. Onlar on günlük çalışma süresini sekiz güne yaymışlar ve böylece haftada sadece dört gün çalışmayı fiili hale getirmişler.
Belli ki, bir zamanlar sonra Cumaların da haftasonu tatiline eklendiğini göreceğiz.
* * *
Haftasonu tatillerinin genişlemesi, temelde "çalışma saatlerinin" azalmasına işaret ediyor.
Teknoloji gelişip, insan emeğine ihtiyaç azaldıkça "çalışma" hafifliyor.
"Çalışmak sömürülmektir" diyen Karl Marks "Kapital"i yazdığında sanayi işçileri yılda 4500 saat çalışıyormuş. Şimdi Fransa'da haftalık çalışma saati otuz beşe iniyor. Almanya'da bazı iş kolları daha da az çalışıyor.
* * *
Cumalar da özgürlüğünü elde ederse, ardından "bürolara" gitmeden iş yapma talebi gelebilir. Enformasyon çağı, insanların bulunduğu her yeri büro haline getirmeye olanaklı.
Zaten futurologlar bugünkü sanayi döneminin büyük kentlerinin kaybolacağını söylüyor. İsteyen istediği yerde oturabilecek. İhtiyacı olan hizmetleri de iletişim araçları sayesinde edinecek.
Türkiye gibi birçok ülke "işsizlikten" kırılırken, bir yandan da bir başka kol, bir başka yöne ilerliyor.
* * *
Doğrusu ilkbahar umduğumuz kadar şenlikli gelmedi. Buraların sonbaharını görünce ilkbaharın da bir renk cümbüşüne dönüşeceğini sanıyorduk.
Ama bu yıl bahar "bir gün fazla tatil" anlayışını getirdi.
Hayat, doğadan daha hızla ve daha renkli değişmeye başladı.
Herhalde Türkiye bu bahar yemyeşildir.
Ancak korkarım benim ülkemde hayat, ülkenin doğası kadar şenlikli olamıyor.