kapat

29.05.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
I H Y
Siber Haber
L E I T Z
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Biraz cesaret
İbre, orta vadede hızlı büyümeyi gösteriyor. Türkiye, son 45 yılın en önemli büyüme fırsatını yakalamak üzere. Altı aylık bir uzlaşma, istikrar ve reform dönemi bile yeni atılımın startını verebilir. Bu start için, hükümetin reformlara el atması, iş dünyasının moralsizlikten kurtulması şart...

Faruk TÜRKOĞLU

Türkiye önümüzdeki 10 yılı, geçmiş 10 yıldan biraz daha olumlu geçirme imkânını bulsa, ekonomide çok iyi sonuçlar alacak. Çünkü iç pazar ve talep, sosyal-demografik faktörlerin etkisiyle büyüyecek. Fundamental ekonomik göstergeler, arada bir bozulsa da genelde iyileşme eğiliminde. Ekonominin iyi olması için ana eğilimlerin ve temel göstergelerin ana eğilimlerin olumlu düzeylerde bulunması yetmiyor. Çünkü konjonktür rüzgarının yönünü, ekonominin fundamentalleri kadar insanların düşünceleri, tutum ve davranışları, eğilimleri belirliyor. Esnafından büyük işdamına kadar iş dünyası ve toplumun başılca kesimleri gelecekten umutsuzsa, bu umutsuzluk bir süre sonra ekonomik göstergelere de yansıyor. Göstergelerin kötüleşmesi, umutsuzluğu daha da ağırlaştırıyor. Moral bozukluğu yatırımların ertelenmesine yol açıyor. Yatırımların ertelenmesi işsizliği artırıyor.

Bir örnek verelim; Türkiye 1979-80'den bu yana dış borcunu ertelemedi. Meksika, Güney Kore, Rusya ve Brezilya'nın aksine, kriz dönemlerinde bile ödeme güçlüğü içine düşmedik. Büyük tutarlarda dış yardım almadan borçlarınızı tıkır tıkır ödedik. İç borçlanmada son konsolidasyon 1967'de tasarruf bonosunda yapıldı. Şu anda iç borçların vadelerinin ertelenmesi anlamına gelen konsolidasyona ihtiyaç yok, bunu planlayan ve isteyen de yok.

Durup dururken herhangi bir politikacı, işadamı veya öğretim üyesinin "Konsolidasyon kapıda" diye demeç verdiğinde işler karışıyor. İnsanlar "Acaba bir şey mi duydu" diye kuşkulanıyor. Kuşku yaygınlaşınca faiz oranı ister istemez yükseliyor. Ardından anapara ve faiz toplamı yükselince bu kez başka bir sorumsuz kişi yeni bir konsolidasyon demeci veriyor.

Bu kısır döngü ancak hükümetin akılcı önlemleri ve iş dünyasının daha mantıklı ve cevur davranması ile kırılabilecek.

Belirsizliğe ve durgunluğa teslim olduğumuz takdirde, ekonomik daralmanın kapıyı çalması kaçınılmaz olacak. Krizin uzaması sosyal dengeleri zorlayacak ve "Endonezyalaşma" tehlikesi ile karşı karşıya kalacağız.

Moralsizliğin nedenleri
Bu umutsuzluk ve moralsizlik tamamen temelsiz değil tabi:

- Tarihte, hicri veya miladi yüzyılların sonnuda, bir çok ülke ve toplumda bir mahşer, kıyamet korkusu olurdu. Geçmiş yüzyıllar kadar olmasa da bu korku bugün de var. Bilgisayarlardaki 2000 sorunu da bu endişeyi besliyor.

- Globalizasyon ile hızlı iletişim dünyayı küçültünce, dış kriz ve salgın kriz riski arttı. İş dünyası bu nedenle sürekli diken üstünde.

- Günümüzde tüketici kitlesi, hayat tarzı bazında sürekli bölünüyor ve farklı yaş ve gelir gurubunun tercihleri sürekli değişiyor. Bu belirsizlik de iş adamlarının moralini bozuyor.

- 1699'dan sonra geçen 300 yılın en az 270 yılı hep yenilgilerle geçti. Bu psikoloji, genlerimize kadar işleyerek, ülkeye, insanımıza ve ekonomiye güvenimizi aşındırıyor.

- İş dünyasının yetkilileri, oda ve dernek başkanları, kamuoyunu ve politikacıları şoke etmek ve önlem alınmasını zorlamak için, hep olduğundan daha kara tablolar çiziyor. Bu çevrelerde sert eleştiri prim yapıyor.

Büyük fırsat
Oysa 6 aylık siyasi istikrar dönemi ve beklenen yapısal reformların yapılması şimdi olumsuz görünen sosyal-ekonomik tabloyu değiştirmeye başlayacak. Çünkü demografik faktörler ve ekonomik konjonktür son 45 yılın en uygun büyüme altyapısına sahip. Yabancılar bunu bizden iyi görüyor ve yatırımlarını aksatmıyorlar.

Büyüme fırsatının gerçekleşmesi için biraz ciddiyet ve cesaret şart. Ekonomi yönetiminin ve iş dünyasının sorunların üstüne gitmesinin ilk etkisi faizler üstünde görülecek. Reel faizin düşmesi, tüketimi canlandıracak ve kamu yatırımlarının artması için bir kapı açacak.

Faizle birlikte gerileyen enflasyon, yerli ve yabancı sermayenin yatırım eğilimini güçlendirecek. İşsizliğin azalması da talep ve tüketim üzerinde olumlu etki yapacak. Kapasite kullanımının artması ve yeni kapasitelerin yaratılması ile üretim artacak ve maliyetler düşecek. Enflasyon gerilerken, ihracat canlanacak.

Büyüme oranının yükselmesi, gelir dağılımının bireysel ve bölgesel bazda iyileştirilmesi yolunu açacak. Faizin düşmesi durumunda ortalama vadenin de uzatılması sağlanırsa, iç borç sorunu bugünkü kadar tehlikeli görünmeyecek.

Durgunluğa ve umutsuzluğa teslim olan, yatırımlarını erteleyen işadamları, ekonomi tekrar canlandığında pazar paylarının küçüldüğünü görecekler. Cesur davranan ve Türkiye'nin potansiyeline güvenenler ise durgunluk dönemi aşıldığında rakiplerinden bir adım önde olacak.

Şu günler tam cerasetli olma zamanı... Kurulacak hükümet, kısa vadeli politik hesapları bırakıp, yapısal reformları yaptığı takdirde ekonomi eski dinamizmini tekrar kazanacak. Sanayici ve işadamları, ağlamak sızlanmak yerine yatırımlarını sürdürme cesareti gösterirlerse Türkiye ekonomisi, 21. yüzyılın yükselen ekonomileri arasında ilk sıralarda yer alacak..

Yarın: Nicelik değil nitelikİç pazar büyüyecek
1985-90 arasında yüzde 2.17 olan nüfusun yıllık artış hızı önemli bir gerilemeyle yüzde 1.47'ye düştü. Bu oran gelişmiş ülkelerdeki düzeye çok yakın. Bu hızın düşmesi ilk bakışta iç talepteki artış hızını düşürecek gibi görünüyor. Ancak aşağıdaki nüfus ve tüketim dinamikleri iç pazarın hızlı bir şekilde büyümesini sağlayacak.

*Nüfus artış hızındaki düşüşe rağmen, hane sayısı yükseliyor. Prof. Cem Behar'ın hesaplarına göre hane sayısı her yıl yüzde 2.1 artacak. Bu artış da daha fazla mal ve hizmet talebi anlamına gelecek.

*Aynı süre içinde bir ailedeki kişi sayısının ortalama olarak 4.46'dan 4.13'e inmesi, gelir düzeyi aynı kalsa da kişi başına mal ve hizmet talebini yükseltecek.

*Yeterli düzeyde gelir artışı sağlandığı takdirde, talepte temel ihtiyaç maddelerinin oranı düşecek. İnsanlar değişik türde ve daha kaliteli mal ve hizmet alımına yönelecek.

*1990 yılında 15 yaşın altındaki yaklaşık 20 milyon genç nüfusun geçimini, 34 milyon yetişkin insan sağlıyordu. 2010 yılında 19.8 milyon genç nüfus için, 51.8 milyon kişi işgücü piyasasında olacak. 10 yıl içinde çocuk başına harcanan para, reel olarak veya dolar bazında yüzde 53 artacak.

*Türkiye'de doğum sayısı artık artmıyor. Zamanla genç nüfusun toplam nüfus içindeki payı azalacak. Ancak orta vadede nüfusun genç yapısı talebi istikrarlı bir şekilde büyütecek. Çünkü genç nüfusun tüketim eğilimi daha güçlü.

*Kentleşme oranının 10 yıl içinde yüzde 65'ten yüzde 70'e çıkması da talep artışını destekleyecek.

*Türkiye, son 10 yıldaki hızıyla büyüse bile 2009'da iç talep bugünkünde yüzde 58.3 daha yüksek düzeye çıkacak. Geçmişin hatalarından ders alındığı ve örneğin yüzde 7'lik bir büyüme gerçekleştiği takdirde 10 yıl sonra Türkiye'nin ekonomik gücü bugünkünün neredeyse iki katı (yüzde 96.7 artış) olacak.

Ekonomi yine de dirençli ve dinamik
*Türkiye ekonomisi, 1983, 1989 ve 1996'daki üç ithalat dalgasını göğüsleyerek dış rekabete teslim olmadığını gösterdi. Sanayiı, ithalata başarı ile karşı koyabildiği gibi, ihracatını da istikrarlı şekilde artırdı.

*Asya ve Rusya krizleri, OECD ve IMF uzmanlarının da kabul ettiği gibi, ekonomiyi bir ara grogi duruma düşürdü ama nakavt edemedi. Ekonomi bu depremlerden asgari hasarla kurtulmayı başardı.

*İşçilerimizin eğitimi ve beceri düzeyi sürekli yükseliyor. Profesyonellerimiz, birikim ve deneyim açısından Avrupa'daki meslektaşlarından pek geri değil. Örneğin, yöneticilerimizin yüzde 67'si bir yabancı dil biliyor. Bu oran Fransa ve Almanya'da da aynı düzeyde.

r İç pazarın büyümesi ve dünya pazarlarındaki imkanlar, işadamlarımızı dışa dönük ve atak bir zihniyete sahip olmalarına imkan veriyor.

*Türkiye, Akdeniz ülkelerinin son dünya savaşı sonurasında, Güney Kore'nin ise 1980-1995 döneminde yakalandıklarına benzer bir gelişme momenti ve ivmesi içinde gibi görünüyor. Ekonomi arada bir kesinti olsa da rüzgarı arkasından alıyor.

*İstikrarsızlık ortamı, iş dünyasının bağışıklık sistemini sürekli güçlendiriyor. Ekonomi, istikrarsızlık virüsüne karşı şu veya bu şekilde sağlıyor. Toz toprak içinde oyun oynayan yoksul semt çocuklarının, mikroplara karşı sağladığı bağışıklığa benzeyen bir direnç bu.

* Nüfusumuz gibi ekonomimiz de genç. Mevcut şirketlerin yüzde 80'i, son 20 yılda kuruldu, ortalama yaşı 14. kendini başarıya mahkum hisseden girişimciler ve şirket yöneticileri, yüksek performans için her yolu deniyor. Ekonomimiz ergenlik çağındaki bir delikanlı gibi, sık sık bunalıma ve umutsuzluğa düşüyor ama her şeye rağmen boy atıyor.

Ekonomi 1988-1989 ile 1991 durgunluklarını ve 1994 krizini 12-15 aylık bir sürede atlatabildi. Ekonomi siyasetin tökezlemesi nedeniyle kırılgan ama kendini çok çabuk toparlayabiliyor. Durgunluğun ve krizin her hücumu ardından "ribaund" alma yeteneğimiz yüksek.

8-9 Ağustos 1989'da alınan liberalizasyon ve konvertibilite ile ekonominin tüm pencereleri globalizasyon rüzgarına açıldı. Bu aşırı ekonomik cereyan, istikrarsızlığın dozunu artırdı ve dönem dönem sıkıntılara yol açtı. Ancak 10 yıllık performansımız, çok övülen Asya kaplanları veya Arjantin-Brezilya-Meksika üçlüsünden hiç de kötü değil.


Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır