


Burnumuz deprem (!) den kurtulmuyor
Rahşan Hanım "romantik genç kız" havalarından sıyrılıp tokadı bir yapıştırdı, ortalık yangın yerine döndü.
Bülent Ecevit, bir tanecik Rahşancığının sözleri üzerine özür dilemedi, nasıl dilesin? Günün her dakikası kumrular gibi burun buruna dolaşan bir çiftin birbirinden habersiz bir gelişme yaratması mümkün mü?
Bir gazeteci Atatürk'e "İşlerinizde nasıl başarılı oluyorsunuz" diye sormuş ve şu cevabı almış; "Ben bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem. O işe neler engel olur diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı iş kendiliğinden yürür"
Bunlar da seçim sonuçları alındığından beri hükümeti kurma konusundaki engelleri düşünüyorlar. Bir farkla.. "Nasıl kaldırabiliriz"i değil "Nasıl arttırabiliriz"i düşünüyorlar. Sonuçta günlerdir neden oldukları gecikme ve bunalım aşılabilir ve milletin iradesi doğrultusunda bir hükümet kurulabilir ama burada önemli olan halâ eski çıkar oyunlarının oynanıyor olması.
O lider ya da bu lider, o milletvekili ya da bu milletvekili sorumsuzca bir davranışla depremi yaratıyor ve ülke günlerce çalkalanıp duruyor. Böylece Merve depremi; Rahşan depremi derken bizim de burnumuz depremden (!) kurtulmuyor. Amaçları çözüm üretmek, Türkiye'nin sorunlarına çare bulmak değil. Bütün sorunlar bekleyebilir. Onların tek amacı rahmetli Özal'ın dediği gibi rakiplerini "Kıç üstü oturtmak". Ama sonuçta asıl kıç üstü oturan hep millet oluyor.
Halk yazlık evlerini satışa çıkardı. Kışlık evlerin satışa çıkacağı günler de uzak değil. Beyaz eşya ve diğer tüketim mallarının ve hatta gıda maddelerinin satışları düştü.
İnsanlar artık en zaruri ihtiyaçlarını bile kısmaya başladılar.
Yüzler endişeli..
Sohbetler endişeli
İnsanlar mutsuz.
Artık kimse "o parti", "bu parti" lâfı duymak, sağ gösterip sol vuranları izlemek istemiyor. İstenen tek şey huzur, istikrar, gelecek güvencesi..
Parlamentoya girme şerefine sahip olan siyasiler ülkenin geleceğiyle top gibi oynamaktan vazgeçsinler.
Gol atılmayan bir maçın taraftarı olmaktan bıktı, usandı bu millet!
Katil doğanlar
Pazar günü, Lise 1. sınıf öğrencisi kızım Nazlı sinemadan geldi ve dehşet dolu bir yüz ifadesiyle "Anne, lütfen bunu yaz. Gençler `8 mm' filmine gitmesinler. Hele çocuklar asla. Korkunç bir film" dedi. Yine Pazar akşamı bir özel kanalda yayınlanan "Son Mafya" isimli filmi seyrederken ben de aynı şeyi düşündüm;
"Keşke gençler bu filmi izlemeseler.."
İnsan öldürmenin bir zevk olarak gösterildiği filmler her an televizyonda, sinemada. Hani bu filmleri görenlerin, biraz da psikolojileri müsaitse "Bir denesem. Acaba ben de onlar kadar zevk alır mıyım öldürmekten" diye düşünmeleri çok da zor değil.
"Nedir bu okullardaki şiddet olaylarının nedeni?" diye merak etmeyelim.
Bence birinci nedeni (ki bunu Natural Born Killers - Katil Doğanlar filminin gösterimine izin verildiğinden beri söylüyorum. Amerika'da birçok eyalette ve bazı Avrupa ülkelerinde yasaklanmıştı) kesinlikle gece gündüz izlenen şiddet filmleri ve Meclis'ten, siyasetten başlayarak toplumun tüm kesimlerine yayılan kavga havası.
Yine bence, ikinci neden sevgisizlik. Yavaş yavaş materyal toplumu haline gelmemizle gerçek sevgi ve dostluğun, yerini yapay ve özensiz ilişkilere bırakması.
Bu konuyu pedagog ve psikologlarla da tartıştım. Bugün ailelerde bile eskiye kıyasla ilişkiler daha yüzeysel yaşanıyor. Çocuklara, gençlere, emek verilen olumlu ilgi ve sevgi yerine ya sadece yanlışların söylendiği olumsuz ilgi gösteriliyor yada sevgi "şımartma" ile karıştırılıyor. Anne ve baba vakit ayıramadıkları çocuklarının sevgi ve ilgi eksiğini her türlü maddi isteği yerine getirerek kapatmaya çalışıyorlar.
Durum böyle olunca ya 15-16 yaşında son model Mercedesler, BMW'lerle fing atan tatminsiz, manevi değerleri olmayan, garip bir genç kitle çıkıyor ortaya veya isyankâr, yalnız, mutsuz, depresif bir kitle..
Buna okullarda öğretmenlerin yalnızca derste başarı gözeten, sevgisiz, önemsemeyen, hatta hakaret etmekten, şiddet göstermekten çekinmeyen tutumu da eklenince felâket geliyor. Gençlerle ilgili sorunu ailelerin, eğitimcilerin ve psikologların mutlaka bir bütün olarak ele alması gerekiyor.
Hem de hiç zaman kaybetmeden!
Ödüllü bir Fransız ahçı
Hilton İstanbul "konuk şef" programı çerçevesinde dünyanın ünlü şeflerini bir hafta süreyle ağırlamaya devam ediyor. Mayıs ayı konuğu Legion D'Honneur şövalye ünvanlı Fransız şef Jacques Le Divellec.
Divellec'in asıl uzmanlık alanı deniz mahsulleriyle yapılan geleneksel Fransız mutfağı yemekleri. Deniz mahsullerine merakını profesyonel bir balıkçı olan babasından, yemek tutkusunu ise çocukluk yıllarında büyükannesinden almış.
Size şu kadarını söyleyebilirim; çeşitli bitkiler, baharatlar kullanarak yaptığı soslarla pişirdiği yemekler tek kelimeyle "enfes"..
Bu hafta sonuna kadar vaktiniz var. Farklı ve kusursuz bir lezzet tatmak istiyorsanız Hilton Roof'taki bu fırsatı değerlendirebilirsiniz.
(Tel: 0212-231 46 50)