


Fasulya mı, kapuska mı?
Dokuz erkek, dokuzu da gece gündüz, bir arada çalışıyor.
Yemeklerini ayrı ayrı kaplarda, ayrı ayrı pişiriyorlar.
Sormadan biliyorum neden ayrı ayrı pişirdiklerini.
Kaç defa masrafa katılarak bir tencereden yemeğe kalkmışlardır.
Biri:
- Kuru fasulya yapalım, demiştir.
Ötekiler önce:
- Peki, demişlerdir.
Peki derken de içlerinden giyinmişlerdir. Neden plav değil de, kuru fasulya. Neden kapuska değil de, kuru fasulya. Neden soğanlı yahni değil de, kuru fasulya... Hepsi teker teker:
- Haydi ilk gününden tatsızlık çıkarmayalım, olgunluk gösterip yiyelim kuru fasulyayı, diye düşünmüştür.
Ertesi gün bir başkası:
- Mercimek çorbası yapalım, demiştir.
Küçük bir itiraz yükselmiştir:
- Tarhana daha bereketli, hem de daha çok ısıtır.
Uysallıkla kabul etmişlerdir tarhana pişirmeyi... Ama içlerinden geçire geçire; neden yayla çorbası değil de, mercimekle tarhana. Neden şehriye değil de, mercimekle tarhana. Neden pirinç çorbası değil de, mercimekle tarhana.
Daha ertesi gün bir üçüncüsü:
- Ispanak pişirelim demiştir.
İtirazlar kuvvetlenivermiştir:
- Yahu hep sizin dediğiniz oluyor. Kuru fasulya dediniz, ses çıkarmadık. Mercimek dediniz, tarhana dediniz, ses çıkarmadık. Biz de para veriyoruz. Bugün de benim dediğim olsun, pırasa pişirelim.
* * *
Tartışma genişlemiştir. Pırasa mı ucuz, ıspanak mı? O kadar paraya daha iyi şeyler yenebilir mi, yenemez mi... Bu arada alış veriş yapanı da azıcık sıkıştırmışlardır:
- İkişer kağıt veriyoruz, iki öğün bile doymuyoruz. Hani ayrı yesek daha karlı çıkacağız.
Alış veriş yapan:
- Vallahi isterseniz siz kendiniz alın, ben kaç yer dolaşıp ne kadar pazarlık ediyorum. Bir mecburiyetim de yok bununla uğraşmaya... diye dikilmiştir.
Sonunda yine oluruna bağlamışlardır.
Üç dört gün sonra, etli nohutun eti birinin tabağına düşmüştür:
- Yok arkadaş, o eti bölüşeceğiz.
- Sen de dün akşam bütün yağları kendin aldın ama ses etmedik.
* * *
Biri:
- Ben bu işte yokum, kendi yemeğimi kendim pişireceğim, demiştir.
Bir kaç kişi daha:
- Ben de...
- Ben de...
Demiştir...
Aralarında ayrı ayrı birbirlerini çekiştirmişlerdir:
- Yutturdum zannediyor, daima neden kendi dağıtıyor yemeği, bir kepçe fazla koymak için tabağına...
- Salatadan bize yemek nasip olmadı... Zeytinyağı parasını verdik ama...
- Ben verdiğim parayla tek başına pirzola bile yerim be...
Ve ayrılmışlardır.
Bu bizim tipik karakterimizdir. Bir arada iş yapamamak. Bir arada yapılan işlerde sık sık:
- Kazık mı yiyorum, diye kuşkuya düşmek, ille de kendi dediğini kabul ettirmeye çalışmak. Kabul ettiremeyince sinirlenmek ve başkasının dediğini reddetmek...
* * *
Küçük küçük atölyelerde çalışanlar, bir büyük, şantiyede birleşemezler. Küçük küçük tarlalarda çalışanlar, tarlalarını birleştiremezler. Mallarını ayrı ayrı satanlar, birleşip bir arada satamazlar...
Ama hepsi başkasının şantiyesinde, başkasının tarlasında gık demeden beraber çalışırlar... Bunu hiç yadırgamazlar...
Eşit bir durumda her biri üstün olmak, tek olmak, ötekilerine hükmetmek ister. Üstün bir kişi önünde ise kendi aralarındaki boyun eğme eşitliğini rahat benimserler.
* * *
İlkel insan psikolojisidir bu... Bu psikolojiyi değiştirmenin; birlikte iş yapmanın faydalarını ve -ilk bakışta görünmemekle beraber- daha geniş hürriyetini anlatmanın yolları ve usulleri vardır. Ama uğraşmak ister. Oysa böyle bir uğraşma yerine, birleşemeyenleri şahsi çıkarlar için kullanma daha kolaydır. Türkiye'nin kalkınmasında en çok göz önünde tutulması gereken önemli noktalardan biridir bu oluş. Ve zannederiz ki işin de en zor yönüdür.
Not: 35 yıl önce yazılmış bir yazı... Özel koleksiyondan...