kapat
Üye OlÜye Girişi
Bugünkü SABAH Gazetesi
  |  Benim şehrim | 9 Ağustos 2008, Cumartesi
Son Dakika
ARAYIN
Google
Google Arama
atv
ABC
Marlon Brando ve Martin Sheen filmin başrolünde.

Coppola'nın mahşeri cümbüşü kıyamet

KAYA GENÇ
Sinema tarihinin en önemli 100 filmi arasında gösterilen 1979 tarihli Kıyamet'in yeni kurgulanmış versiyonu Apocalypse Now Redux gösterime girdi. Peki savaşı güzel kılan filmin eskisi ve yenisi arasında ne fark var?..
Francis Ford Coppola'nın Kıyamet filmi sinefiller için görmeden önce merak edilen bir efsane, seyrettikten sonra ise onunla ne yapacağı bilinmeyen bir tuhaf deneyime benzetilebilir. 1979 yılında gösterime giren Kıyamet'i seyretmek kadar bu büyük projeyi filme çekmek de sinema tarihinin en ilginç deneyimlerinden biri olmuştu. Kıyamet'in senaryosunu Polonya asıllı Britanyalı yazar Joseph Conrad'ın Karanlığın Yüreği isimli kısa romanından yola çıkarak John Milius yazdı. En çok Dirty Harry filminin senaryosuyla tanınan Milius (kendisi hala hayatta) çok sevdiği Karanlığın Yüreği romanının kimse tarafından filme çekilmediğini düşünüyordu. Üstelik 1960'ların sonunda yaşananlar, tam da 19. yüzyıl sonunda, Conrad'ın anlattığı gibi Britanya İmparatorluğu'nda yaşananlara benziyordu. Hollywood'da sağ sinemanın yükselişini anlatan Politik Kamera isimli kitabın azılı kötü kahramanlarından olan muhafazakâr Milius, tıpkı Conrad gibi imparatorlukların başka coğrafyalarda giriştiği politik maceraların kaynağında insan doğasıyla ilgili karanlık bir gerçek olduğu görüşündeydi. Conrad'la paylaştığı karamsar bakış açısına göre Karanlığın Yüreği'ndeki fildişi hırsızı, sömürgeci şirket yetkilisi Kurtz ve Kıyamet'te demokrasi getirmek için gittiği ülkede herkesin yamyam olduğuna karar veren Albay Kurtz'daki başkalarını köleleştirme eğilimi, sadece onlarda değil, insan doğasının özünde bulunuyordu. Conrad'ın ilk başta bir sömürgecilik eleştirisi olarak okunan kitabını zaten Afrikalı büyük romancı Chinua Achebe tartışma yaratan bir yazısında hiç de sömürgecilik karşıtı olmamakla, bilakis Afrika kıtasını Batılıların kendilerini keşfettikleri bir oyun alanı olarak yansıtmakla suçlamıştı. Achebe'ye göre Conrad da kahramanı Kurtz gibi Afrikalıların yamyam oldukları görüşündeydi.

MARLOW VE WILLARD
Milius işte böyle tartışmalı bir kitabı Vietnam Savaşı'nın kanlı günlerinde 20. yüzyıla uyarlamaya karar verdi. Hollywood'da "yeni sağ" olarak adlandırılan ekibin önde gelen üyelerinden George Lucas ve Francis Ford Coppola, Milius onlara filmin senaryosunu getirdiğinde American Zoetrope şirketinde çalışıyorlardı. İlk başta Yıldız Savaşları'yla tanınan Lucas'ın yönetmesi planlanan filmi daha sonra Coppola kendi çekmeye karar verdi. Yanına dönemin en yetenekli, efsanevi görüntü yönetmeni Vittorio Storaro'yu aldı. İlk başta maceranın kahramanı Willard'ı Harvey Keitel'ın oynamasını istiyordu. Conrad'ın kitabında "uzak ülkede kafayı yiyen adamımızı geri getiren adam" karakterinin ismi Marlow'du ve Marlow, Thames nehrindeki bir teknede, yaşadığı maceraları diğer denizcilere anlatıyordu. Coppola ve Milius iyi vatandaş ve güvenilir bir gözlemci olan Marlow'un yerine alkolik, zincirleme sigara içen, paranoyak, sürekli terleyen, nihilist bir karakter yaratmışlar, bu karakteri de en iyi Harvey Keitel oynar diye düşünmüşlerdi. Keitel rolü kabul etse de çekimlerin ikinci haftasında film ekibinden ayrıldı, yerine gelen Martin Sheen de çekimler sırasında kalp krizi geçirdi. Kıyamet'i ilk başta Vietnam'da, yani hikâyenin geçtiği yerde çekmeyi isteyen Coppola'nın bu isteği kabul edilmeyince ekip Filipinler'e gitti ve çekimler başladı. Ancak burası film çekmek için hiç de uygun bir coğrafya değildi, muson yağmurları günler boyunca dışarı çıkmayı imkânsız hale getiriyordu. Basının yoğun ilgisi, Coppola'nın kafayı yemek üzere olduğu bilgileri, "Bu entelektüel filmi kim izler ki?" soruları eşliğinde çekimler bitti, bir yılı aşkın süre devam eden kurgu sürecinden sonra 1979 Cannes Film Festivali'nde Kıyamet ilk defa seyirci önüne çıktı.

YÜZYILIN DENEYİMİ
Sonuç izleyenleri şaşkına çevirmişti. Amerikalı eleştirmen Roger Ebert bunu hayatının en önemli sinema deneyimi olarak görüyordu, Atilla Dorsay da Kıyamet'in sinema tarihinin en önemli yüz filminden biri olduğu görüşündeydi. Cannes'da gösterilen versiyon Kıyamet'in daha kurgusu tamamlanmamış haliydi ve buna ramen 70 mm çekilen ve açılış sahnesinde Jim Morrison'un karamsar bir sesle The End şarkısını söylediği film hayranlık uyandırmıştı. 2001 yılında Cannes'da gösterilen ve bizde de bu hafta sinemalara gelen Apocalypse Redux ise 1979'daki filmin yeniden kurgulanmış, daha uzatılmış versiyonu. İki film arasındaki en önemli fark, yeni Kıyamet'te Vietnam'a yerleşmiş bir Fransız sömürgeci ailenin varlığı. Uşakları, daha doğrusu köleleriyle 19. yüzyıldan kalma konforlu bir hayat yaşayan sömürgecilerin evine konuk olan Amerikalı askerler, kendilerine sömürgeci denmesine tahammül edemeyen bu insanların aslında kendilerine çok benzediğini dehşetle fark ediyor. Orjinal filmde olan Playboy kızları sahnesi de uzatılmış, yeni bir sevişme sahnesi eklenmiş. Bunlar dışında asıl önemli değişiklik ise görüntü yönetmeni Vittorio Storaro'nun da onayıyla filmin renk paleti yeniden ayarlandı; daha doygun renklerin kullanıldığı paleti hayata geçirmek için filmin orjinali çeşitli işlemlere tabi tutulmuş. Sonuçta ise eski Kıyamet filminin ana kopyası ortadan kalkmış. Sinema perdesinde izleme imkânına kavuştuğumuz Kıyamet, Vietnamlıların üzerine napalm bobması yağdıran Amerikan helikopterlerini büyüleyici tablolara dönüştüren, Wagner'in müzikleri eşliğinde köylülerin öldürüldüğü, savaşı bugüne dek en güzel ve büyüleyici biçimde resmeden film olmalı. Zaten 30 senedir eleştirmenleri birbirine düşüren konu da bu: Bu güzellik ne pahasına ve kimin için?
Haberin fotoğrafları