kapat
Üye OlÜye Girişi
Bugünkü SABAH Gazetesi
  |  Benim şehrim | 7 Haziran 2008, Cumartesi
Son Dakika
ARAYIN
Google
Google Arama
atv
ABC
Geçtiğimiz ay İstanbul'a gelen Aleksandr Sokurov, Rus sinemasının büyük yönetmeni Andrey Tarkovski'nin mirasçısı olarak kabul ediliyor.

Komünizm beni zorladı, ama yaratıcılığımı da geliştirdi

Esin KÜÇÜKTEPEPINAR
17.05.2008
Savaşın bir erkek oyunu olduğunu hatırlatan Aleksandra'nın yönetmeni Sokurov, İstanbul'u ünlü ressam El Greco'ya layık güzellikte bir şehir olarak görüyor. Eski sosyalist sistem ise Sokurov'a göre sanatçıları zorlamakla birlikte onları yaratıcı da kılmış..
İLİŞKİLİ HABERLER
Komünizm beni zorladı, ama yaratıcılığımı da geliştirdi
TÜRKİYE'de yeni vizyona giren Aleksandra sadece bu haftanın değil, son dönemin en iyilerinden. Çeçenistan'daki Rus birliğinde konuşlanan torununu ziyarete giden yaşlı bir kadın aracılığıyla, savaşın yıkıcılığını çatışma göstermeden anlatmayı başaran usta işi bir yapım. Usta ise çağdaş Rus sinemasının en önemli yönetmenlerinden Aleksandr Sokurov. Meselesi Rus-Çeçen açmazıyla sınırlı değil elbet. Savaşın 'erkeklerin oyunu' olduğunu hatırlatırken, ellerindeki silaha sakilce yapışan bu erkeklerin de birilerinin sevilesi yakınları olduğunu duyuruyor. Sinema filmleri ve belgeselleriyle, 20 yılı aşkın süredir insan ruhunu ve duruşunu perdeye düşürebilen bir sinemacı nitekim. Ana ve Oğul veya Rus Hazine Sandığı'nın yönetmeni Sokurov geçtiğimiz ay İstanbul Film Festivali'nin konuğuydu. Kendisi ile görüştümüzde, gerçek bir entelektüelin bilgeliğe evrilmiş hoşgörülü ve samimi halleriyle karşılaşmak hepimize iyi geldi.

- Aleksandra'nın barış mesajı neden iki yaşlı kadından geliyor?
- Yaşlılık bilgeliktir, duygusallıktır. Kadın ayrıca şevkatin ve yapıcılığın ta kendisi. Ben de yaşlandıkça duygusallaşıyorum belki ama böyle. Savaş karşıtı bir film olduğu için ancak temenni olacak kadar gerçekçi. Yaşlı Çeçen kadın, yaşıtı Rus babaanneyi evine davet ederek kendilerinin oyunun dışında olduklarını belirtiyor zaten. Rus veya Çeçen diyerek ayırmıyorum, her savaş aynıdır. Dolayısıyla mesajı açık yani savaş karşıtı bir film. Savaş yıkıcıdır dediğinizde, mevcut sistemi de eleştirmiş oluyorsunuz. Ama savaş gibi mantıksız bir vahşetin hesabını vermek çok zor.

- Film adeta gerçeküstü bir atmosfere sahip ama çekimler için bizzat Çeçenistan'a gittiniz değil mi?
- Savaşın kendisi başlı başına gerçeküstü bence, parlak bir rengi de olamaz. Zaten ne yaparsanız yapın ölümcül yıkıcılığını olduğu gibi resmedemezsiniz. Oralara gittiğimde vehametin derecesini daha iyi anladım. Tehlikeli, duygusal ve çok önemli bir yolculuktu. Çatışma olmadığında daha da tekinsiz ortalık. Savaşmak bir yana, sonrası daha mühim. Yani silahını doğrulttuğun kişinin veya yakınlarının gözünün içine sonrasında bakabilmek önemli. İşte insanlığın gerçek trajedisi bence burada başlıyor. Komşularımızla, bir dönem belki de aynı sofrayı paylaştığımız kişilerle çatıştıktan sonra yine insan gibi yaşamak mümkün müdür yani! Ama ben yine de kadınlardan yana umutluyum. Onlar savaş sonrası yıkıntıları insanlık adına toparlayacaklardır. Bu film de savaşta yaşamını kaybedenlere adanmıştır.

- Filmde cephedeki torununu ziyarete giden babaanne rolünü oynaması için Rus operasının divası Galina Vişnevskaya'yı ikna etmeniz zor oldu mu?
- Bu rolü onu düşünerek yazdım zaten. Kabul etmeseydi filmi de yapamazdım. Bu nedenle ikna etmekten başka şansım yoktu. 80 yaşının üzerinde ama bizimle birlikte her şeye dahil olarak, şikâyet etmeden çalıştı. Filmin mesajına çok önem veriyor. Ayrıca çok iyi oyuncu tabii ki.

- Filmleriniz dışında politik görüşünüzü yüksek sesle dile getirmiyorsunuz, neden?
- Sanıldığı kadar basit bir soru değil!

- Eski Sovyetler Birliği döneminde filmleriniz yasaklandı, siz de içinize kapandınız değil mi?
- O dönemler zordu ama yaratıcılık açısından besleyici de oldu. Fikrini bir başkasına zorla dikte ettirmek olmaz. Bu nedenle de kendi sinema tarızımı kendim bulmaya çalıştım. Resmi veya değil, bir görüşü ya da ideolojiyi benimsememek özgürlüğünüz olmalıdır.
Haberin fotoğrafları