kapat

13.01.2001
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Online
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2001
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Filler tepişir çimenler ezilir
Derviş Zaim'in cesaretinden dolayı alkışlanacak filmi 'Filler ve Çimen'de olaylar öyle kaba, ilişkiler öyle pis ki bu kadar olmaz diyorsunuz. Ama son dönem Türkiye'sinde bunları, hattâ daha beterlerini yaşamadık mı?..

Hiçbir ülke 1990'lar Türkiye'si kadar garip ve ürkünç çelişkiler içinde kalmadı. Hiçbir ülkede -ne 1920'lerin gangsterler diyarı Amerika'sında, ne de diyelim ki günümüzün Mafya denetimindeki Rusya'sında- toplumun şirâzesi böylesine yerinden oynamadı. Çeteler ortalıkta böylesine cirit atmadı, devlet bunca karanlık ilişkilere âlet olmadı, yolsuzluk, soygun, yağma, rüşvet ve cinayetler böylesine dizboyu artmadı. Bu karanlık dönem, belki çok şeyin üzerine gidilmesiyle ancak şimdilerde ilmek ilmek çözülüyor. Ama gerçek anlamda bu pisliğin temizlenmesi ve sağlıklı bir toplum yapısının kurulması, bakalım ne kadar zaman alacak!..

ZAİM'İ KUTLARIZ
Tüm bunlar sinema için sanıldığı kadar ideal bir malzeme değil. Bir yandan sinema, koyu ve dramatik toplum gerçeklerinden hep ürkmüştür. Öte yandan, olaylar, ilişkiler ve gelişmeler öylesine karmaşık ve girift ki, bunlardan sinemaya uygun hikâyeler ve dramlar üretmek, en azından şu aşamada, kolay gözükmüyor.

Derviş Zaim, "Filler ve Çimen"de bu sıkıntıyı yaşıyor. Hemen söyleyelim: "Tabutta Röveşata"nın marjinal ve kıyıda-bucakta kalmış bireysel öyküsünden böylesine geniş ve soluklu bir toplumsal maceraya sıçramak, son derece büyük bir cesaret ve yüreklilik işi. Zaim'i öncelikle bunun için kutluyorum.

Zaim, son dönemi hatırlatan bir avuç simge-kişilik seçmiş. Boğazına kadar pisliğe batmış, çılgın seks âlemlerinden uyuşturucu ticaretine herşeye bulaşmış, ama kamuoyu önünde sürekli yalan söyleyen Bakan Aziz Bebek (artık kimi, hangi ünlü adı yakıştırırsanız yakıştırın!), onun baş tetikçisi, kentin göbeğinde bile göz kırpmadan adam öldüren, uyuşturucudan uçak alımına herşeyi kontrol eden has adamı 'kontr-gerilla' Camoka (açıkça gizemli Yeşil'i anımsatıyor), haberalma örgütünün müsteşarı, asıl gücünü sonunda kanıtlayan Egemen Terzi, uyuşturucu baronu, Bakan'a sürekli kara para aktaran Sabit, otel ve kumarhane sahibi, ama direnmesinin bedelini hayatıyla ödeyen Ali (ki hemen öldürülen 'kumarhaneler kralı' Ömer Lütfi Toprak'ı akla getiriyor)...

Tüm bu kişiler ve çevrelerindeki diğerleri, tuhaf adlarının da katkısıyla sanki grotesk bir kukla oyunu oynuyorlar karşımızda... Olaylar öylesine kaba ve ilişkiler öylesine pis ki, artık bu kadarı da olmaz diyorsunuz. Ama son dönem Türkiye'sinde bunların, hatta daha beterlerinin yaşandığına tanık olmadık mı?

Ve, kardeşi güneydoğuda askerliği sırasında sakat kalmış, kendisi ise dünya çapında başarılar kazanmış kadın atlet Havva, tüm bu olayların arasından, hemen hiçbirine karışmadan teğet geçiyor. O, filme özenle yerleştirilmiş bir simge: gerçek anlamda tanıklığı yok, ama sade ve de kendince soylu bir kişilik olarak, o saflığı ve temizliği simgeliyor.

Zaim, filmini şaşılacak bir ustalıkla kurmuş. Ve anlatımı da son kerte başarılı. Boğaz köprüsündeki maraton, deprem sonrası Gölcük gibi çekimler, hikâyeye özenle yedirilmiş. Art arda gelen olayların, şiddet ve yasadışılığın karanlık gölgesi, Havva'nın ebru çalışmalarının simgelediği bir saflık ve güzellik duygusuyla bir ölçüde dengeleniyor. Yönetmen, bunca pisliğe karşın yaşamın bir su gibi tüm doğallığıyla akıp gideceğini ve hayatın süreceğini bize müjdeliyor sanki...

VAKTİMİZ Mİ DAR?
Ancak kendi adıma, filmin bunca geniş bir panorama çizeceğine, seçtiği daha az sayıda kişiyi ve olayı anlatmasını yeğlerdim. Örneğin Havva ile talihsiz kardeşini, Sabit ya da Camoka kişiliklerini daha iyi tanımak, ya da, otelci Ali'nin genç oğluyla baş tetikçisi arasındaki ilişkinin, o umarsız ve 'yasak' aşkın öyküsünü bilmek isterdim.

Derviş Zaim bunu yapacak vakit bulamamış. O çok ilginç olabilecek kişisel öyküler ve dramlar, sanki parmaklarımızın arasından kayıp gidiyor. Tipler asla karaktere dönüşemiyor. Bu da, bu usta işi filmin ne yazık bir bir temel boyutunu, bireyselliği ve kişiselliğiyle insan boyutunu eksik bırakıyor. Bu parlak virtüozluk gösterisinin -sanırım bir ölçüde seyirciyi de itecek olan- temel kusuru bu...

FİLLER VE ÇİMEN
Yönetim ve senaryo: Derviş Zaim Görüntü: Ertunç Şenkay Müzik: Serdar Ataşer Oyuncular: Sanem Çelik, Haluk Bilginer, Bülent Kayabaş, Ali Sürmeli, Uğur Polat, Taner Birsel, Taner Barlas, Mesut Akosta, Berke Üzrek, Celal Perk Panfilm yapımı.

Kötülük içten mi gelir dıştan mı?
Amatör 'Blair Cadısı' filminin devamı daha iyi. Kapalı mekan korkusuna dönüşen film, yerli yerinde efektler ve aksamayan gerilimiyle; kötülüğün kaynağını sorgulayan hikâyesi ve düşündürücü finaliyle tartışılacak

İlk "Blair Cadısı", sinema sanatıyla ve endüstrisiyle hiç ilgisi olmayan amatörce bir çabaydı. Tek özelliği, internette film pazarlama ve merak yoluyla bir mala müşteri sağlama teknikleri üzerine parlak bir örnek vermek olan...

O başarının tekil bir örnek olarak kalacağını ve o kitlenin aynı oyunu bir kez daha 'yemeyeceğini' sezen akıllı yapımcılar, devam filmini profesyonel bir kadroya ve özenli bir çalışmaya havale etmişler. Ve karşımıza, türünde devrim yapmasa da en azından rahatça izlenen eli-yüzü düzgün bir dehşet filmi çıkmış.

Blair cadısı olayının ortaya çıktığı yöre üzerine bir sahte belgeselle başlayan ve o olayın içyüzünü araştırmak için düzenlenen bir tura katılan beş gencin öyküsünü anlatan film, kısa zamanda 'kötülük' ya da 'şeytan'ın ipleri elinde tuttuğu bir serüvene kayıyor. Ve kahramanlarımız, ormanda geçirdikleri ilk gecede, sonradan hatırlamadıkları garip, hatta korkunç olaylar yaşıyorlar. Daha sonra eski ve köhne bir eve kapanmalarıyla birlikte, film bir kapalı mekân korkusuna dönüşüyor.

En azından festivallerde izlediğimiz "Brother's Keeper" filmiyle tanıdığımız ve Amerikan kasabalarında geçen yerel korku hikâyelerine meraklı Joe Berlinger, dijital video, Hİ-8 video, 16 mm. gibi teknikleri harman ederek, sonunda 35 mm'lik bir sinema filmine ulaşıyor. İlginç oyuncular, yerli yerinde efektler ve aksamayan bir gerilim duygusu, filmi bu tür içinde belli bir yere oturtuyor.

Ve hikâye, gelip bir temel, ama yine sahte soruda düğümleniyor: Kötülük, evet; ama o kötülük dıştan mı gelir, yoksa kendi içimizden mi? Bu açıdan, filmin ilginç finali düşündürücüdür ve kasetlerle, onların içerdiği gerçekle kimin, hangi gücün oynadığı, elbette tartışmaya değer...

GÖLGELERİN DİLİ: BLAİR CADISI 2
Book of Shadows: Blair Witch 2

Yönetmen: Joe Berlinger Senaryo: Dick Beebe, J. Berlinger Görüntü: Nancy Schreiber Oyuncular: Kim Director, Jeffrey Donovan, Erica Leerhsen, Tristen Skyler, Stephen Barker Turner Artisan Entertainment yapımı.

Rocky böyle mi dönecekti
Eskinin Rocky'si, Rambo'su, son yıllarda sinemaya küsmüş, şimdi geri dönme çabasında olan Sylvester Stallone, 'Yüzleşme'de tipini tümüyle değiştirmiş. Polisiye türündeki film fena başlamıyor, ama sonra tadı kaçıyor

Sylvester Stallone geri dönüyor. "Rocky" ve "Rambo" serileriyle dünya çapında ün yapan, gitgide geliştirdiği bedeniyle "İtalyan aygırı" ünvanını hak eden (!), ama aslında "Rocky" serisinin yaratıcısı ve senaryo yazarı olduğu ve kimi filmlerini de bizzat yönettiği unutulmaması gereken ilginç bir kişilik o...

Stallone, ününün ve şanının doruğuna ulaştıktan sonra, oyuncu kimliğini yenileme girişimleri yaptı. Hattâ bu uğurda "Copland - Kötüler Bölgesi" adlı filmde iyice şişmanlamış, kendisini bırakmış bir polis eskisini oynamayı bile kabul etti. Yine de tam başarıya ulaşamayınca, sinemadan uzaklaştı. Nerdeyse üç yıl kadar...

AH BU AKSİYON MERAKI YOK MU!
Ve işte 'Rocky' bu filmle dönüyor. Bir romandan uyarlanan film, onu yıllardır görmediği kardeşi anlaşılmaz bir kazaya kurban gittikten sonra gerçeğin peşine düşen bir Las Vegas fedaisi olarak karşımıza getiriyor. Kardeşinin karısı ve kızı onu iyi karşılamıyorlar: bu kadar zamandır nerdeydi ki? Aynı biçimde, kardeşinin emrinde çalıştığı karanlık işlerin patronu İngiliz, onun bir internet porno sitesi kurmuş olan eski bodyguard adamı, kirli işlere bulaşmış Harvard'lı bir bilgisayar dehası da Jack Carter'in gelişinden hiç memnun olmayanlar arasında...

"Yüzleşme" aslında fena başlamıyor. Tipini tümüyle değiştirmiş olan Stallone, polisiye filmlerin o aslında sevdiğimiz dünyasında geziniyor, kötülük, hırs ve günahla örülü bir çevrede bir Raymond Chandler kahramanı gibi yol alıyor, kirli işleri düğüm düğüm çözmeye sıvanıyor.

Ne var ki yönetmen Stephen T. Kay'de gerçek bir uslup oluşturma yeteneği yok. Belli bir tempoda giden film, birden kavga ya da araba yarışı sahnelerinde çıldırıyor, tam bir kontrolsuz video-clip estetiğine geçiyor. Niçin, neden? Sonra hikâye kaldığı yerden devam ediyor ve yine eski tempoya dönüyoruz!..

Michael Caine ve Miranda Richardson gibi iki iyi İngiliz oyuncusunu izlemek her zamanki gibi bir keyif. Mickey Rourke hayranları, ondaki inanılmaz fiziksel değişiklikle şaşıracaklar. Ama Rourke bu arada iyi bir kompozisyon oyuncusu olmaya doğru yönelmiş. Ki bu da bir kazanç... Genç kızı oynayan Rachael Leigh Cook ise sanırım geleceği parlak olan bir oyuncu...

Genelde oyalayıcı olan ve sıkılmadan izlenen, ama kuşku yok ki Stallone'yi eski parlak günlerine döndürmesi olanaksız bir film...

YÜZLEŞME Get Carter
Yönetmen: Stephen T. Kay Senaryo: David McKenna Görüntü: Mauro Fiore Müzik: Tyler Bates Oyuncular: Sylvester Stallone, Miranda Richardson, Rachael Leigh Cook, Michael Caine, Alan Cumming, Mickey Rourke, Gretchen Mol Warner Bros filmi.

'Aygır' perdeyi özlemiş
Amerikan rüyasının Hollywood'daki tezahürü 'İtalyan Aygırı' Stallone, Rocky'nin senaryosunu yazmış, film sekiz Oscar'a aday olmuş, üçünü de kazanmıştı. Capra "Ben yapmış olmayı isterdim" demişti. Heyhat...

Tıpkı geçen haftalarda portresini çizdiğimiz Schwarzenegger gibi, Sylvester Stallone da Amerikan rüyasının tipik bir örneğidir. İtalyan kökenli kuaför Frank Stallone ile 'koro kızı' Jacqueline'in oğlu, New York'un en yoksul semti Queens'de 1946'da dünyaya gelir. Ana-babasının ayrılmasıyla, göçebelik başlar: 10 yılda tam 14 ayrı okul, 15 yaşından itibaren, 'sorunlu gençler' için özel bir okulda eğitim...

Ama ABD fırsatlar ülkesidir. O da İsviçre'deki bir Amerikan üniversitesinde beden eğitimi hocası olarak bir burs kazanır. Orada genç kızlara jimnastik yaptırırken, dram sanatları kurslarına gider. Yurda dönüşünde bu kez işi ciddiye alarak, Miami Üniversitesi'nde drama okur. Ve kendisini genç bir tiyatro heveslisi olarak New York'ta bulur.

Ama tiyatro dünyası çetin cevizdir. Böylece Stallone pizzacı, yer gösterici, bodyguard ya da hayvanat bahçesi görevlisi gibi işlerde çalışır. Arada bir porno filmde bile oynar. Üne kavuştuktan sonra bu film "The Italian Stallion - İtalyan Aygırı" adıyla piyasaya sürülecek ve Rocky'ye zor günler yaşatacaktır...

ŞİRKETLERİ ZOR İKNA ETTİ
Stallone ilk başarısını adeleli vucuduna borçludur. "Score" adlı bir 'çıplak oyun'da rol alır, tıpkı bizde Yıldız Kenter ya da Nilüfer Açıkalın gibi dillere düşer!.. Sonra filmlerde küçük roller gelir. O dönemde ABD'de büyük ilgi gören Muhammed

Ali'nin maçlarını izlerken, aklına küçük ve ezik bir boksorün üne kavuşma hikâyesi gelir. Ve oturur, Rocky Balboa adlı bu İtalyan kökenli boksör üzerine bir senaryo yazar. Şirket şirket dolaşarak bunu satmayı dener. Bir koşulu vardır: Başrolde de kendisi oynayacaktır.

Bu iri yarı, ama henüz şöhretsiz adamı başrolde oynatmayı kimse kabul etmez. Ama mucize gerçekleşir. Ve ilk "Rocky" 1976 yılında büyük başarı ve tam sekiz Oscar adaylığı kazanır. Bunlardan En İyi Film dahil üçünü de alır. Hasılat yalnızca ülkesinde 250 milyon dolardır. Efsanevi yönetmen Frank Capra "Bu filmi ben yapmış olmayı isterdim" diyerek hayranlığını belirtir.

Sonrası biliniyor. Beş filme tırmanan "Rocky" serisi, ardından Reagan dönemi Amerika'sının ve yükselen nasyonalizmin ve militarizmin izlerini taşıyan "Rambo" serisi... Üç Rocky filmi dahil, artık yönetmenliği de eline alan Stallone, bir adele yığını olmadığını kanıtlayan, yeni Hollywood olay-adamıdır artık...

Stallone, daha sonra çeşitli avantürlerde ve imajını yenilemek için de komedilerde oynar: "Kızıma Dokunma", "Dur! Yoksa Annem Ateş Edecek" gibi.. "Dağcı", "Cezalandırıcı", "Uzman", "Suikastçiler", "Yargıç" , "Gün Işığı" gibi 90'lı yıllar filmleri tekdüzedir. "Güçlüler Bölgesi"nde kimlik değiştirmeyi ve oyunculuğunu ön plana çıkarmayı dener. Ve üç yıl sinemadan uzak kaldıktan sonra, 2000'lerin başında iki filmle birden dönüş yapar. Bakalım İtalyan Aygırı eski şöhretini yeniden yakalayıp box-office listelerinin başına geçecek mi?

6.45'te Tarkovsky randevusu
Kasımdan beri her Cuma 18:45'te Beyoğlu Akademi İstanbul'da devam eden İstanbul Film Şenliği'nde, bu ay ünlü Rus yönetmen Tarkovsky'nin filmleri gösteriliyor. Filmleri ücretsiz izlemek için istanbul.com.tr adresine girip davetiye edinebilirsiniz. Ocak programı şöyle:

19 Ocak: Solaris
1972 SSCB yapımı. Bilim-kurgu filmi. Uzay gözlemevinde deneyler yapan birkaç bilimadamı Solaris gezegeninde acayip şeyler keşfeder...

Oyuncular: Natalya Bondarchuk, Yuri Jarvet.

Senaryo: Andrei Tarkovsky, Friedrich Gorenstein

Süre: 165 dakika / Renkli

26 Ocak: Stalker (The Wish Machine)

1979 SSCB yapımı. Stalker yer üstündeki yasadışı ziyaretçilere rehberlik yapmaktadır. Bu bölgede uzaylılara ait tuzaklar,hazineler ve bir de dileklerin gerçekleştiği bir oda bulunmaktadır.

Oyuncular: Aleksandr Kaidanovsky, Anatoli Solonitsyn, Nikolai Grinko

Senaryo: Arkady ve Boris Strugatsy

Andrei Tarkovsky
Çevirmen ve şair Arseniy Tarkovsky ile yetenekli bir aktris olan Maria Ivanovna'nın oğlu Andrei Tarkovsky, 1932 Nisan'ında doğdu. Anne ve babası boşanınca kardeşi Maria ve annesiyle yaşayan Tarkovsky, 1939'da Moskova'da okumaya, 1943'te müzik ve resimle uğraşmaya başladı. 1951'de Doğu Dilleri Enstitüsü'ne gitti. Rahatsızlandı. 1954'te BM Sinematografi Enstitüsü'ne başladı. Mikhail Ilych Romm'dan dersler aldı. Burada 'Violin' filmini yaptı ve derece aldı, adını duyurdu.

İlk önemli filmi 'Ivan'ın Çocukluğu' 1962 nisanında Moskova'da gösterildi. Bu filmle Venedik'te Altın Aslan ödülünü kazandı. Daha sonra 'Andrei Rublev'i çeken Tarkovsky, bununla da 1969'da Cannes'da Altın Palmiye aldı. 1974'de tamamladığı ve bir tür otobiyografisi olan 'Ayna' Avrupa'da büyük yankı uyandırmıştı.

Başlıca filmleri: Ivan'ın Çocukluğu (1962), Andrei Rublev (1966), Solaris (1972), Ayna (1975), Stalker (1979), Nostalji (1983), Kurban (1986).

Atilla Dorsay


Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır