kapat

06.07.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Superonline
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
iku
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
CAN ATAKLI(ataklic@sabah.com.tr )


Üruğ'un sözlerine inanamadım

Genelkurmay eski Başkanlarından emekli orgeneral Necdet Üruğ, Ağca'nın yalanmasından sonra birden gündeme geldi biliyorsunuz. Abdi İpekçi'nin öldürülmesi ve Ağca'nın yakalanması sırasında İçişleri Bakanı olan Hasan Fehmi Güneş'in "Biz sorgularken, dönemin sıkıyönetim komutanı Necdet Üruğ Ağca'yı elimizden aldı, cinayetin çözülmesini engelledi" sözlerine tepki gösteren Üruğ pekçok gazeteye konuştu ve kendini savundu.

Üruğ geçtiğimiz pazartesi günü Radikal Gazetesi'nden Neşe Düzel'le yaptığı röportajda çok çarpıcı bilgiler veriyor.

Bunlardan biri alçak bir saldırı sonucu öldürülen Uğur Mumcu ile ilgili. Emekli general, Uğur Mumcu ile ilgili aynen şunları söylüyor:

"Uğur Mumcu ile biz dosttuk. Sık sık gelirdi bana. Mehmet Şener adını ondan duydum. Böyle bir hadise var dedi ve biz bunu adli mercilere bildirdik. Hatta onun verdiği bilgilere göre polise operasyonlar da düzenlettirdik. Bir tanesi Hisar'da Bulgaristan'dan gelme bir sigara kaçakçılığı hikâyesiydi. Polis sürat motoruyla gitti ve kaçakçıları yakaladı."

Şimdi "ne var bunda?" diyeceksiniz. Bir şey yok da, bana çok şaşırtıcı geldi. Çünkü Uğur Mumcu'nun o dönemlerde üst rütbeli generallerle "yakın dost" olması yadırgatıcı. Çünkü Uğur Mumcu yazılarında Kontrgerilla'dan, Özel Harp Dairesi'nden, Gladio'dan, cinayetlerden çok söz ederdi. Özel Harp Dairesi ile çok yakın ilişkide olan bir orgeneralle sıkı dostluğunun olması biraz önemli nokta gibi geliyor bana.

Üstelik bu yakın dostluk hangi aşamada yaşandı, Üruğ'un sözlerinden bu pek anlaşılmıyor, ama en azından sıkı bir bilgi alışverişi olduğu belli oluyor. Öyle ki, orgeneral, Mumcu'nun ihbarına dayanarak bir kaçakçılık şebekesini ortaya çıkarttırıyor. Muazzam bir bilgiymiş demek ki. Kaynağı neydi acaba? Nasıl bir araştırma yapılmıştı?

Çözemediğim, bu ilişkiler, ki belki başka generallerle de vardı, Mumcu'nun yazılarına yansımıyordu. Biz sadece Mumcu'nun hergün tarih ve sayı numaralarıyla yayınladığı belgeleri izliyor, "neler oluyormuş?" diye hayretler ediyorduk. Şimdi aklım karışıyor, merak ediyorum. Acaba Üruğ da Mumcu'ya bazı bilgi ve belgeler veriyor muydu? Gladio, Kontrgerilla, çeteler, katiller neydi? Bunlarla ilgili bilgi ve belgeler gerçeğe dayanıyor muydu? Dayanıyorsa bu bir iç çekişmenin uzantısı mıydı? Kontrgerilla'ya karşı çıkanlar bütüne mi karşı çıkıyordu yoksa sadece belli bölümler mi hedef alınıyordu?

Kötü günler geçirdik, düğüm olduk.

Araştırmacı gazetecilik nasıl birşey?
Kimse üzerine alınmasın, darılmasın. Bugün "Araştırmacı gazeteci" deyimi üzerinde durmak istiyorum.

Nedense bazı gazeteci ve yazarlar herhalde farklılıklarını ortaya koymak için kendilerine "araştırmacı gazeteci" kimliğini layık görüyorlar. Bazılarına da bu kimlik adeta yapıştırılıyor, herkes onları öyle anıyor.

Gazeteci zaten araştırmacıdır. Araştırmadan sormadan, bilgi almadan haber ve yazı yazamazsınız ki.

Elbette bunun kötü örnekleri de vardır. Hiç kimseye sormadan, bilgi almadan, danışmadan oturduğu yerde yazı ve haber yazan yok mu? Var elbette, ama onlar zaten gazeteci tanımına girmiyor ki.

Tabii "araştırmacı gazeteci" deyiminden asıl kastedilen, bir haberin araştırılması değil, bazı belgelerin yayınlanması.

"Belgesiz haber olmaz" ilkesi doğru da, "hangi belgeler" olduğu konusuna gelince iş biraz karışıyor.

Çünkü "araştırmacı gazetecilerin" ortaya koyduğu belgeler, normal yollardan bulunan türde belgeler değil.

Örneğin üzerinde "çok gizli" damgası olan bir belgeyi bulmak acaba hangi araştırmacı gazeteciliğin sonucudur?

Çok merak ediyorum, bir uyuşturucu kaçakçısının MİT tarafından yapılan ve gizli tutulan sorgulama metni, nasıl bir araştırma sonucu ele geçirilir?

Araştırmacı gazeteciler kimi, hangi makamı arıyorlar ve "işin peşine düşüyorlar da" kimsede olmayan belgelere ulaşıyorlar?

O zaman bazen kuşkulanıyorum, "acaba araştırmacı gazetecilere bu belgeler birileri tarafından veriliyor mu?" diye. Başka türlü gizli belgelere ulaşmak mümkün mü?

Ben 25 yılda devletin elinde olup da gizli tutulan bir belgeye ulaşamadım. Sadece kuşkularımı dile getiren yazılar sonrasında bazı yetkililerin tüm basına yaptıkları açıklamaları hatırlıyorum, o kadar.

O zaman garip bir durum çıkıyor ortaya. Araştırmacı gazeteci sıfatını taşıyan bazı gazeteciler, aslında çıkar savaşı yapan ve genellikle devletin içinde olan bazı odaklar tarafından besleniyor. Devlet kurumlarında bulunan bazı makam sahipleri, kendi mücadelelerini açık açık yürütemiyor, o zaman da bir gazeteciyle "yazılı olmayan" bir anlaşma yapılıyor. O gazeteciye belgeler el altından veriliyor, yayınlanması sağlanıyor.

O yayınlar kamuoyunda yankı yaratıyor ama, asıl hesaplaşma içerde yapılıyor. Biz onun farkına bile varmıyoruz.

Sonunda amaca ulaşılsa da ulaşılmasa da belge verenlerin bir sorumluluğu olmuyor.

"Güle güle" en çok O'na yakıştı
Ne büyük cenaze töreniydi. Türk halkı sevdiği, değer verdiği, saydığı insanlara bu duygularını çok güzel gösteriyor. Dün Teşvikiye'yi dolduran insan seli ve hazin töreni televizyon ekranlarından izleyen milyonlarca kişi ortak bir hüznü taşıyordu. Kemal Sunal'ı yitirmiş olmanın üzüntüsü küçükten büyüğe herkesi derin bir yasa boğmuştu. Bir gün önce bu köşenin de pekçok gazetenin de başlığı "Güle Güle" idi. Aslında bu deyimi pekçok cenazede kullanıyor ve yanlış yapıyoruz. Çünkü "Güle güle"nin tam karşılığı şu: "Mutlu, güzel günlerde uğurlama için kullanılan esenleme sözü." Ama bizler "Güle Güle"yi "Allahaısmarladık" anlamında kullanıyoruz. Deyim yanlış da olsa, niyet farklı olduğu için buna pek aldırmıyoruz. Peki farkettiniz mi, televizyonlarda Kemal Sunal haberleri, çevirdiği filmlerde canlandırdığı karakterler eşliğinde sunuluyor. Bu da ortaya çok garip bir durum çıkarıyor. Çünkü hepimiz bir ölümün hüznünü yaşarken İnek Şaban'ın, Davaro'nun, Salako'nun, Zübük'ün, Kapıcılar Kralı'nın müthiş esprileri karşısında dayanamayıp gülüyoruz. Sonra yine hüzün çöküyor üzerimize. Kemal Sunal elbette güle güle gitmiyor, ama biz O'nu güle güle uğurluyoruz. Son yolculuğunda bile irademiz dışı bizi gülümseten, hatta güldüren bir sanatçıyı unutmamız mümkün mü?

Erbakan'a oh mu olsun?
Erbakan'ın siyasetini de görüşlerini de hiç benimsemediğim ortada. Ama aynı Erbakan'ın 1 yıl hapse mahküm edilmesi de mantığın alacağı bir şey değil. Beğensek de beğenmesek de bu ülkeye başbakanlık yapmış, 40 yıla yakın politik liderlik sürdürmüş bir ismin 6 yıl önce söylediği sözler yüzünden hapsedilmesini hukuk adına savunmak mümkün değildir. Efendim, yasalar böyleymiş. O zaman o yasalar yanlış. Aynı şekilde Hasan Celal Güzel için verilen ceza. O da bir yıl. Bu iki hapis kararı da Türkiye'nin ayıbıdır, yüz karasıdır. Oysa görüşlerine tamamen karşı olunsa da özellikle aydın kesimin bu kararlar karşısında ayağa kalkması gerek. Ama ne yazık ki Türkiye'de "aydın dayanışması" da yok. Aydınlarımız da ilkeler doğrultusunda değil, kendi görüşleri doğrultusunda hareket ediyorlar ya da öyle olmak zorunda kalıyorlar. Neyse ki Başbakan Bülent Ecevit, Erbakan'ın hapse girecek olmasından memnuniyet duymadığını belirterek bir tepki gösterdi. Tabii Ecevit de bu açıklama ile sadece kendi vicdanını rahatlatabilir, oysa yapılması gereken siyasi kavga veren insanları, görüşleri ne olursa olsun, söylediklerinden dolayı cezaevine atan yasaların düzeltilmesi ve hukuk normlarına uydurulmasıdır. Ecevit "rahatsızlığını" dile getirmek yerine bunu yapmak için ortaklarını zorlamalıdır.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır