Yeni bir binyıla hoşgeldin diyen havai fişeklerinin cümbüşü arasında, az ötemizdeki bir yük gemisinin kitli ambar kapısını yumruklayanların "imdat" seslerini duyamazdık elbette. Çok meşguldük, üstelik sarhoştuk...
O ışık cümbüşünün çekiciliğine kapılıp yollara dökülen 45 zavallının, kurtuluşa demir atmalarına çeyrek kala, çığlık çığlığa soğuk sulara gömüldüklerini farketmedik bile.
Bu bir film finali olsa, "The End" yazısını görünceye kadar bir son dakika mucizesi bekler, mucize gerçekleşmeyince yandaki koltuktakilere aldırmadan hıçkıra hıçkıra ağlardık, ağlamadık bile.
Oysa onlar gerçekti. Hem de her geçen gün büyüyen ve zengin dünyanın tepesine bir heyüla gibi dikilen korkutucu bir gerçek... Onların Akdeniz'in dibini boylayan umutları, dünya nüfusunun yarıdan fazlasının umutlarını temsil ediyordu. Yenilgileri o milyarların yenilgisiydi...
Ama adımız gibi biliyoruz ki, yılmayacaklar..Yine deneyecek, yine ölecek, yine deneyecekler. Vaadedilmiş topraklara ulaşıncaya kadar denemeye ve ölmeye devam edecekler...
Yoksul dünyanın, Zengin Batı'ya karşı başlattığı kuşatma sürdürecek.
Önceleri tek tek geliyorlardı. Tek tek geldikleri sürece zenginler dünyası için sorun yoktu. Yeni gelenlerin o büyük enerjisine ve azmine muhtaçtılar. Buyur edildiler ve işe koşuldular. Sonra politik kaçışlar başladı. Ülkelerini koca bir zındana çeviren diktatörlerden kaçıp özgürlüğe demir atmak için, çürük çarık gemilere, sallara, su yüzünde durabilen ne varsa atlayıp ölüm yolculuklarına çıktılar. Yarısı hayalleriyle birlikte azgın dalgaların arasında kayboldu, yarısı özgür dünyaya kavuştu...
Sonra asıl büyük göç dalgası başladı; dünyanın varoşlarından zengin Batının metropollerine doğru akan büyük ekonomik göç; zenginliğe hücum dönemi...
Bir zamanlar zincirlerinden çeke çeke götürüldükleri dünyaya şimdi ölümleri pahasına koşuyorlardı. Havasız TIR vagonlarında, köhne yük gemilerinin ambarlarında, uçakların tekerlek aralarında, nerede ve nasıl olursa... Dünya onlar için de küçülmüştü. Sınırlar onlar için de flulaşmıştı. Artık onlar da dünya vatandaşıydı ve "mobilize" olmuşlardı. Doğdukları yerde yoksulluk içinde yaşamayı kader olarak görmüyor, ekmek, iş ve aş neredeyse oraya gitmeyi hak sayıyorlardı.
Göç o kadar hızlıydı ki, birkaç onyıla kalmadan Batı'nın bütün metropolleri dünyanın yoksulları tarafından çembere alınmış, ev sahipleri kendi ülkelerinde zar zor korudukları "kurtarılmış bölgelerinde" istila korkusuyla titremeye başlamıştı. Yeni gelenler gözü kara ve tehditkardı. Ve kaderin cilvesine bakın ki, zenginler dünyasına kafa tutarken, bunu, o dünyanın geliştirdiği demokrasi kültüründen ödünç aldıkları sloganlarla yapıyorlardı: "İnsan hakları" diyor, "İnsanca yaşamak, çalışmak istiyorlardı.
Ne var ki, zenginler dünyasında işler çok değişmişti artık. Ne sanayi eski sanayi, ne üretim eski üretimdi. Yeni üretim için yeni beceriler, yeni bilgiler gerekiyordu ve bunlar da yeni gelenlerde yoktu, dolayısıyla üretemiyorlardı. Zengin dünyanın ev sahipleri ise, üretemeyen bu davetsiz misafirlerle refahı paylaşmak istemiyordu.
İşte böylece, yaşlı dünya belki de tarihi boyunca karşılaştığı en çetin sorunla karşı karşıya kaldı. Ne etrafını kuşatan yoksulluk çemberini görmezden gelerek yaşayabiliyor; ne de o çemberi yoketmenin çaresini bulabiliyordu.
Zengin dünyanın bu ölümcül çelişki karşısında yapabildiği tek şey, işlerin iyice kızıştığı anlarda verdiği küçük sus paylarıyla öfkeyi geçici olarak dindirmekti. Gecekondusuna ses çıkarmadı, işporta tezgahına dokunmadı, kaçak çalışmasına göz yumdu, sosyal yardım diye, çocuk parası diye, kira parası diye avucuna üç beş kuruş sıkıştırdı.
Ama bütün bunlar derde çare olamazdı, nitekim olamadı.
Yeni binyıl, insanlığı belki de tarihi boyunca karşılaştığı en derin çelişki karşısında çaresiz el oğuştururken yakaladı.