Önceki gün 24 yaşında bir genç, canlı bir bomba olarak Şişli İlçesi Emniyet Müdürlüğü'nün 4. katına çıktı ve kendisini ateşledi..
Ölen ve yaralanan polisler... Kırılan camlar... Yıkılan duvarlar...
Tam bir dehşet olayı...
24 yaşındaki bir gencin, kendisini canlı bir bomba durumuna sokarak, paramparça olmayı göze alması üstünde de durmak gerekir...
Bu nasıl bir öfke ve nasıl bir koşullanmadır?
Ve neden böyle bir öfkeyle koşullanmanın dehşet tablosu; yeni yılın 3. gününde İstanbul'da ortaya çıkmaktadır?
Biz kendimizle yüzleşmeye alışık değiliz. Ne analitik bir tarih bilincine sahibiz, ne de ülkedeki ekonomik yapının saydam analizlerine..
Osmanlı tarihinin, 36 padişahtan 14'ünün devrilmesi; 1453-1821 arasında 44 sadrazamın boğdurulması; Yeniçeri ve Sipahi ayaklanmaları; 100 yıl sürmüş Celali isyanları ve Alevi katliamlarıyla tam bir anarşi tarihi olduğunu görmezlikten gelmişizdir...
1826'da 140 bin kişilik Yeniçeri ordusunun kılıçtan geçirilmesine kadar varan böylesi kanlı ve çatışmalı bir hengamenin, hangi zehirli göllerden mayalandığını da hiç bir zaman ön plana çıkarmadık...
Genç kuşaklar sürekli bir hamaset afyonlamasıyla, "şanlı tarih" övünmesinin beyinsel donmuşluğuna uğratıldı...
Oysa Osmanlı tarihinin, neden bu kadar kanlı bir anarşi tarihi olduğunun büyülteç altına konması gerekirdi...
Sultanların ve "saray erkanı" sayılan "kapıkulları"nın; kendi iç hiyerarşilerinin basamaklarına göre, "astıkları astık, kestikleri kestik"ti. "Kullar"ın üstünde müthiş yetkileri vardı ve hiç bir sorumlulukları yoktu...
Buna karşılık ekonomik kaynaklar büyük oranda rüşvete, talana, haraca ve gaspa dayalıydı... Ne savaşların bir rantabiltesi vardı, ne de Saray'daki harcamaların...
1597-1600 arasında Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa'nın, Padişah III. Mehmet'e gönderdiği şu yazıya bir bakın:
".... 3000 altun gönderesun deyu ferman olunmuş, emr-ü ferman devletlü padişahumundur.
... Hazine olmadığından aklumuz başumuzda değildür. Eğer memleket mamur olup akça tahsili mümkün olsa devletlu padişahumdan sakınurmuydum? Memleket ve hazine ve kul cümlesi padişahumun değilmidür?"
Yine aynı tarihlerde III. Mehmet, idam ettirdiği Tırnakçı Hasan Paşa ile Ali Ağa'nın bir an önce elbiselerinin satılarak parasının kendisine gönderilmesini istiyor..
Yemişçi Hasan Paşa da şu yanıtı gönderiyor:
".... Hasan Paşa ile Ali Ağa'nın gerçi kabasaba esbabları vardur, amma, bu esbab satılmağa zeman gerekdür..."
(Osmanlı Tarihine ait Belgeler-Cengiz Orhonlu)
Cumhuriyet döneminde de, Hazine'den geçinen "rical-i devlet"in, yönetilenlere karşı yetkileri çok büyük, ama sorumlulukları yok gibiydi. Her türlü eleştiri yasaktı. "Devlet büyükleri" herşeyi, herkesden daha iyi bilirlerdi...
Hazine arazileriyle Devlet Bankaları da, yine "Devlet büyükleri"nin tasarrufu altındaydı... İmaj çok değişmiş, ama eski alt yapı pek değişmemişti...
Bugün de Türkiye, "ulusal gelir dağılımındaki adaletsizlik" açısından Tanzania'nın da altındaki 5 en geri ülkeden biri...
Kendi kendini değiştirip, bir türlü çağdaşlaştıramamaktan kökenlenen bu tür çarpıklıklarla; çoktandır daha sık su üstüne vurmaya başlayan Ğçeşitli nitelikteki- kanlı şiddet eylemleri ne zaman durulur, ne zaman huzura kavuşur?
Bir kez bu tür olayları, yüzeysel birer asayiş sorunuymuş gibi görmemek gerek bizce.. Temel nedenler çok daha derinlerdedir.
Ayrıca geriye dönük 70 yılı, bir an önce saydamlaştırmakda da yararlar vardır...
Ama asıl çözüm, global sermayenin bize de yılda 50 milyar dolarlık yatırımlar yapmaya başlamasındadır...
Ankara, böyle bir olanağı sağlayacak ortamı yaratmak zorunda..