|
 |
|

EMRE AKÖZ
Gelin 'haiku' yazalım!..
Dün 'New York Times'a bakıyordum. Eğlenceli bir çağrı yapmış Amerikan gazetesi Okurlarını 'kent haikusu' yazmaya davet ediyor.
Haiku (ya da Hayku) Japon lirik şiirinin bir türü. Esas olarak 3 dizeden ibaret. Hece vezni kullanılıyor İlk dize 5, ikincisi 7, üçüncüsü yine 5 heceli. Genellikle mevsimlerle ya da yılın ilk ayıyla ilgili duygular, düşünceler dile getiriliyor 'haiku'da.
****
Türk şairleri de haiku yazmış. İşte faydalanabileceğiniz iki örnek
"Kızım nerede- / diye sordum, içime. / Çıt, dedi içim." (Sina Akyol) "Yaprak düşüyor, / Kalbimi tutuyorum. / Eylül bir kadın?" (Kadir Aydemir)
New York Times ise okurlarını kent haikusu yazmaya çağırıyor. Yani geleneksel 'haiku'da olduğu gibi konu 'doğa' değil 'kent' yaşamı. Örneğin Trafik sıkışıklığı, işyerinde aşk, okul servisinde şamata ya da gol kaçıran futbolcu.
Gelin biz de aynısını yapalım. Eğer kent haikusu yazarsanız bana gönderin, burada yayınlayalım. 5/7/5 ölçüsünde olması şart değil. Ama belli bir vezin yapısı da olsun. Ne bileyim mesela 6/8/6 ya da 7/9/7 gibi...
****
Her ne kadar geleneksel 'haiku'da duygusallık önemliyse de bizim kent haykuları esprili olabilir. Diyelim ki şöyle
Hey! Yavaş sürsene
Tekerleğin su sıçrattı
Üstüm başım battı
'Zar tutma' biçimleri
Bir ara tavla hakkında tartıştık ya... 'Ivır Zıvır Tarihi' adlı kitap serisiyle geçmişin gündelik yaşamını günümüze taşıyan Gökhan Akçura bir yazısını göndermiş.
'Tavla Tarihinde Bir Cevelan' (cevelan ya da cevlan dolaşma, gidip gelme) başlıklı yazı bugün yarın piyasaya çıkacak olan Post Express dergisinde yayınlanacak.
Yazı ilginç. Ama uzun. Ben buraya 'zar nasıl tutulur' bölümünü alıyorum. Dönemin ustası İsmail Hakkı bey "20'nci Asır"da yayınlanan 'Tavla Şampiyonu' başlıklı röportajda anlatmış. Tarih 14 Mayıs 1953.
Okuyalım, öğrenelim
****
"Birinci şekil Herkesin doğal atışıdır. İkincisi Zarı parmak arasına alıp, 'bindirme' tolunan tatsız atıştır. Üçüncüsü Yere düşen zarları, el ve parmakla yerleştirmektir ki en ayıp olan şekildir. Buna 'orospu' ve 'katır tepmesi' derler.
Dördüncüsü En şaheser olanıdır ki hasma hissettirmeden, zarları hızla yerden alıp, avuç içinde tertip ederek, istenen zarı getirmek kudret ve yeteneğidir. Bu ancak büyük bir yeteneğin yapacağı iştir. En az otuz, kırk sene çalışmamış olanın yapacağı iş değildir."
****
Hatırlarsınız tavla tartışması sırasında sormuştum Başka hangi kültürde 'hile yapmak' müsamaha ile karşılanır ve bizdeki gibi gayet şirin bir sözle ('cihar attım, şeş oynadım') ifade edilir? Zaten İsmail Hakkı bey de özetle diyor ki "Tavla ustası oyunu yüzde 90 olasılıkla kazanır. Ama bu işte zar tutmak elzemdir." Yani bizim bugün 'hile' dediğimiz 'zar tutma'ya eskiden 'beceri' gözüyle bakılıyormuş.
"Türk'ün Aklı" işte böyle bir şey.
'Niye kırmızı giymiyoruz'
Fenerbahçe taraftarı okurumuz Barbaros Şendur bakın ne diyor
"Pazar günkü 'Fenerbahçeli kırmızı giymez' pankartıyla ilgili yazınızı keyifle okudum.
Bu keyfin; söz konusu pankartın yaptırılması fikrini ortaya attığımız, metin içeriğini ve dizaynını oylamayla kararlaştırdığımız, siparişini ve stada sokulup asılmasını gerçekleştirdiğimiz arkadaş grubumuzun bir üyesi olmamdan geldiğini belirtmek isterim.
Dikkatinizi çekmek istediğim tek bir nokta var Bizimki sizin yazdığınız gibi "Çocukça bir istek" değildi. Taraftarlarımızdan kırmızı giyilmemesini istediğimiz yer esas olarak Şükrü Saracoğlu Stadyumu Koltuklar sarı olduğu için, kırmızı renkli kıyafet giyildiğinde tribünde oluşacak manzarayı gözünüzde canlandırınız.
Ha ben, renk olarak kırmızıyı sevmediğim için, dışarıda da giymiyorum, ayrı."
(Not Sanırım ben derdimi iyi ifade edememişim. 'Çocukça' dediğim, pankart değil, benim işadamı arkadaşıma; maçla, futbolla ilgisi olmayan bir ortamda o pankartı hatırlatmamdı.)
Ümit veren Özat
Galatasaray-F.Bahçe derbisinde öne çıkan, göze batan futbolcular vardı. Benim en çok hoşuma giden ise çok uzun bir süreden sonra orta sahada görev alan Ümit Özat oldu.
Ümit bence Türkiye'in en zeki futbolcularından biri. Niye böyle diyorum? Bir kere fiziği yetersiz. Boyu uzun değil. Ağır; hızlı forvetlerden kolayca çalım yiyor. Dolayısıyla Ümit'in 'tek hamlelik' barutu var. Vurdu vurdu... Topa vuramadı, kalede büyük tehlike oluyor. Yani o hamleyi öyle bir zamanlama ile yapacak ki... Iskalamayacak! İşte Ümit bunu başardığı için hala takımda; yoksa çoktan gönderilirdi. Bu da esaslı bir futbol zekası gerektirir.
Pazar günü ise gayet iyi bir maç çıkardı. Savunma hemlelerinin ötesinde yerini bulan paslar verdi, rakibi zora sokan ortalar yaptı. G.Saray'ın sol tarafını epey zorladı. Hele bir de 'yeni' yerine alışırsa Ümit'i seyretmek taraftara büyük keyif verecektir.
Tabii Daum oynatırsa... Baksanıza Tuncay'ın yokluğunda ciddi bir biçimde aksayan Serhat'ı bir türlü oyundan almadı. Biz maçı seyrederken 70'inci dakikadan itibaren 'Serhat çıksın, Semih girsin' dedik... Daum ise bu değişikliği ancak 83'üncü dakikada yaptı. O saatten sonra çocuk ısınacak da, oyuna adapte olacak da, gol mol atacak... Zaten hiçbiri olmadı.
"DIDDAHU" VAZİYETİ
Her gün sürüyle gazeteyi, dergiyi, internet sitesini tarıyorum. Son derece ilginç bilgi parçacıklarına, deyimlere, tabirlere rast geliyorum. Bazıları hiç bilmediğim, bazıları ise duyup öğrenip, zamanla unuttuğum sözler... İşte bir örnek Günümüzün sosyopolitik kapışmalarını yorumlarken, buna tarihi belgelerle boyut katan Sami Hocaoğlu (Yeni Şafak) dün şöyle yazdı "Ee, boşuna dememişler, 'ma chaddehu, inkalebe dıddahu' diye. Şu demek 'Haddini aşan, zıddına döner'..." Buna kısaca 'dıddahu vaziyeti' diyebiliriz.
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|