|
 |
|

UMUR TALU
Hakemin penaltı anındaki korkusu
Birkaç yıl önce, her an hazır ve nazır kameraların kapsama alanındayken, soyunma odası koridorlarında bir futbolcuya şirret şirret bağırıyordu
"Sen topunu oyna .... efendi!"
Ne yazık ki, o "efendi" diye yırtınan cart çığlığına, yüzündeki gergin-küstah ifadeye, kara kuru bir yazıda hayat veremem.
O hali, sahada saniyelik karar anlarına sıkışan bir sürü hatadan daha belirleyici gelmişti.
O yüz-ses verkaçında, hayatımızın birçok enstantanesinde, bir sürü tek ve çift vuruşunda, bir alay barajında, bir dizi gol pozisyonunda, onsekiz içinde ya da altıpasta sık rastlanan cinsten bir korkak-saldırganlığın "kasti hareket"ini görmüştüm.
****
Bir futbolçoksever olarak, hakemliğine denk geldiğim her maçta dikkatle izledim.
Sanki karar vermekten korkuyor, verdiği her kararda kararsızlık geçiriyor, ama bir yandan da, bu ürkekliğiyle başkalarının kellesi üstünden baş edebilmek için fırsat kolluyordu.
Bu tespitimin önyargıdan sağlam kanaate doğru sağlı sollu her atağa kalkışında, bu kez başka bir şey olmaya başladı.
Onun yüzü kayboluyor, peş peşe oyuncu değişiklikleri gibi, gövdesinin üstüne başka tanıdık, bildik simalar oturuyordu.
"Ah!" diyordum, "bunlar, onlar."
Korkak, kendine güvensiz ruhların, bir sürü nefretle için için kaynayan naylon suratlı birer despot özentisi olarak tüm oyunların komutasını ele geçirmesi...
Birer düdük sahibi oldular mı, kokuşmuş otoritelerini kusması filan.
Hakem Muhittin Bey olarak değil, kalabalık bir türün eşantiyon-misyonuyla içimi acıtıyordu.
****
Bu sezonun ilk haftasında kendimden utandım, kendime kızdım.
Fenerbahçe-İstanbulspor maçında, o statta, o seyirci, o baskı altında, müthiş şahsiyetli bir hakem çıkınca.
O birkaç yılın biriktirdiği takıntılı izlenimim siliniverdi. Onun suretiyle becayişe soktuğum diğerlerinden bile gizli gizli özür diledim sanki.
Yine "ah"!
Çuvaldızı iyi ki fazla derin batırmamışım kendime.
Efsane acele geri döndü. Ötekilerin de hep var olduğunu, çok olduklarını, çaldıkları-çalmadıkları düdüklerle, korkak-saldırganlıklarıyla hayatımıza çöreklendiklerini alelacele hatırlattı.
Sorun, hakem hatası, bir hakemin hata yapabilme ihtimali filan değildi.
Fenerbahçe'nin penaltısını verememişti; Galatasaray'ınkini de veremedi.
O pozisyonları, hep beraberlikle giden oyunda, idare-i maslahat uğruna yedi.
Galatasaraylılar tek taraflı öfkelenmemeli; iki takımdan da hak yedi. Kimseyi kayırdığı filan yoktu, korkuyordu, korktuğu için o anda karar veremiyor, oyunun akışına saklanıyordu.
Kişiliği eziliyor, kendini kurtarabilmek için zamana sığınıyordu.
Penaltı vermek anlık bir kararken, vermeyerek dakikalara kaçıyordu.
Hak gözetmeye, hak sektirmemeye çabalamaktan çok, hep kendini kurtarmaya çalışan; otoritesini, gücünü, konumunu, ne pahasına olursa olsun adalet ve cesaretle donatmaya uğraşmaktansa, korkaklık ve kaypaklıkla sıvayan herkes gibi.
****
Kendimi tutamayıp bu yazıyı yazmaya iten nihai düdüğü o pozisyonlar çalmadı.
Maç bittiğinde, koridordaki televizyonda son penaltı pozisyonu tekrar gösterilirken, tam oradan geçiyordu.
Ekranda kendi korkusunu gördü; tekrar tekrar, ağır çekim. Hemen başını çevirip gidemedi, bir an takıldı.
Yüzüne oturan; pişmanlık, üzüntü, utanma değil, korkaklığın, hak yamyamlığının panzehiri zannedilen o bayağı maske, sinsi, sahte, yapış yapış sırıtış oldu.
İşte o an, yüzü yine kayboluverdi.
Onu, bunu, şunu, hepsini, bilseniz kimleri görüverdim karşımda.
Dikkatli baksaydınız, siz de görürdünüz!
Ve bu yazının aslında, hiç tanımadığım Muhittin Boşat adındaki kişiyle bir ilgisi olmadığını kabul ederdiniz.
Mesajlarınız için:
utalu@turk.net
Fax: 212 280 05 51 Tel: 0 537 660 71 21
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|